Selahaddin E. ÇAKIRGİL
Selahaddin E. ÇAKIRGİL
selahaddincakirgil@gmail.com
Tüm Yazıları

Dün-bugün ve yarınlarda İran'da neler oldu ve olabilir? -2-

(12 Ocak tarihli yazımızda, İran'daki son gelişmelere değinirken, en azından yakın geçmişi de çok derinlemesine dalmaksızın anlatmak istemiş ve Şah'ın İran'dan kaçış sahnelerini ve sonra İmam Rûhullah Humeynî'nin, 15-16 yıl İran dışında yaşamak zorunda kaldıktan sonra Şubat -1979 başında İran'a döndüğünü belirtmiştik.)

Ancak, üniversite tahsili yapmış ve bölgemizde yaşanan hadiseler konusunda sıradan halk kitlelerinden biraz daha fazla bilgi sahibi oldukları kabul edilebilecek yeni nesillerden bir çoğunun, bırakınız bütün Müslüman coğrafyalarını, en yakınımızdaki İran hakkında da fazla bir bilgilerinin olmadığı görülüyor.. Hattâ, Amerikan Başkanı Trump'ın İran'ın içişlerine karışmak istemesine ve 1979 başında İran'dan kaçmak zorunda kalan eski İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî nin oğlu olup, babasının kaçışıyla birlikte Amerika'ya giden ve o zamandan beri Amerika'da yaşayan Rıza Pehlevî'nin bugün Amerika eliyle İran'ın başına oturtulacağı yönündeki yorumlara bakarak; '47 yıl önce, Şah İran'dan kaçınca, Fransa, orada eğittiği Humeyni'yi göndermişti İran'a; şimdi de Amerika, orada eğittiği Şah'ın oğlunu göndermeye hazırlanıyor.. İran'ın kaderi hep böyle olacak?' gibi, konuların derinlemesine bilmeyenlerin, zâhiren doğru gibi gelebilecek ve amma tarihî değerlendirmeler yaparken, büyük yanılgıları beraberinde getirecek bu gibi ağır yanlış bilgi yüklemeleriyle karşılaşacaklarını görerek, konunun bazı bölümlerini biraz açmak gereği ortaya çıktı..

*

Osmanlı'nın son yüzyılında, özellikle de içerdeki Batılılaşma cereyanlarına kapılanların ve hem de Avrupa'da tahsile gönderilen zengin kesim nesillerinin geri döndüklerinde 'ilmiye / ulemâ' sınıfıyla zıtlaşmaya başladıkları görülüyordu. Bu durum, hattâ o kadar ki, bizdeki, 2. Meşrutiyet yıllarında İran'da da, Meşrutiyet tartışmaları yapılıyordu. Padişah veya Şah'ların yetkilerini, iktidarlarını sınırlandırmak, şart'a bağlamak mânasına gelen Meşrutiyet kelimesi o kadar câzibeli olmuş ki, hemen herkes 'Meşrutiyetçi' kesilmiş ve hattâ ne mânaya geldiğini bilmeyenler bile.. Ama, o sırada, Tahran ve civarındaki halkın çok itibar ettiği bir İslam âlimi vardı; Fazlullah Nuri adında.. O, 'Biz Meşrutiyet değil, Meşruiyyet (yani, İslam şeriatine dayalı bir yönetim) istiyoruz..' dediği için, 'halk düşmanı' ilan edilip, Meşrutiyetçilerin kurduğu bir halk mahkemesinde, iki saatlik bir sözde yargılama sonunda idamına karar verilmiş ve Tahran'da, ona bağlı ve taraftar olan yüzbinlerin korku ve şaşkınlık dolu bakışları önünde ve Meşrutiyetçilerin 'Hurraaa!' diye yükselen sevinç çığlıkları arasında idam edilmiş; ve Müslüman kitleler ise hep sindirilmişti.

Evet, 1979'da Şah düzenini yıkan ve Şah'ı kaçıran İslam İnkılabı Hareketi'nin lideri olan Rûhullah Humeynî de son 100 yıldaki o ideolojik kavgaların içinde, kendisine Fazlullah Nurî'yi örnek almıştı..

İran ülkesi (bir Türk Hanedanı olan) Kacar (Kaçar değil) Hanedanı'nın elindeydi ve o Hanedan'ın ordusunda Savunma Bakanı olan Rıza Han isimli bir subay, Osmanlı'nın sonunun İran'da da tekrarlanmasını isteyen İngiliz emperyalizminin planına göre 1925'lerde İran'da Kacar Hanedanı'na son veriyor ve Pehlevî Hanedanı'nı kuruyordu.. Bu Rıza Han, son Şah olan Muhammed Rıza Pehlevî'nin babası idi. Rıza Han da, Meşrutiyet yıllarından beri, 'ulemâ sınıfı' ile kendilerini 'münevver/ aydın' diye niteleyen kesimler arasındaki kültürel, psikolojik ve itikadı savaşta, ulemâ sınıfına göz açtırılmamasını isteyen mâlum tarafta idi. Ama, Şiî Müslüman halk, dinini, rejime bağlı olmayan medreselerdeki ulemâ sınıfından öğrenmeye çalışıyordu..

1960'lı yıllarda, Şah M. Rıza Pehlevî 'İnkılab-ı Sefid' (Ak Devrim) adını verdiği bir sosyal değişikliğe gitmiş ve ulemâ sınıfını daha bir susturmaya çalışmıştı. Ve amma, bu devrim geri tepmiş ve 4-5 Haziran 1964 (İran takviminde Ponzdeh (15) Khordad) tarihinde, halk kitleleri Şahlık rejimine karşı ayaklanmış ve yaklaşık 15 bin kişi o ayaklanmada can vermişti.. O ayaklanmaya destek verenlerden birisi de -medreseleriyle ünlü Kum şehri ulemâsından, 'Âyetullah' unvanına sahip Rûhullah Humeynî idi ve yakalanıp zindana atılmıştı..

Ancak, ulemâ sınıfından öyle yüksek mertebeli bir âlimi zindana atmak kolay değildi.. Halk kitleleri ona sahip çıkıyordu.. Bunun üzerine, Şah M. Rıza Pehlevî , Türkiye'de o sırada Başbakan olan İsmet İnönü ile anlaşıp, Rûhullah Humeynî'yi gizlice zindandan çıkarıp, Türkiye'ye gönderiyor ve Türkiye de onu, devamlı göz altında tutulacak şekilde, Bursa şehrinde Muradiye mıntıkasında bir mekâna yerleştiriyordu..

Ama, o mekân, İran'dan gelen pek çok bağlıları tarafından bir ziyaret merkezi haline getirilince, Bursa'da 11 ay kalan Humeynî, Irak'ın -Osmanlılar zamanından beri Şia medreseleriyle ünlü- Necef şehrine gönderiliyordu.. Ve oradaki medreselerde ders veren Rûhullah Humeynî bir İnkılap Lideri havasında, İslamî devlet nazariyesine ağırlık veren dersleriyle ve Şah'ı hedef alan ve Şah'ın İsrail, İngiliz ve Amerika uşağı olduğuna dair sert vaaz ve hutbeleriyle ve konuşmalarıyla tanınıyor ve bu konuşmaların ses kayıt cihazlarıyla, teyplerle İran içindeki kitlelere de etkin ve yaygın şekilde ulaştırılması üzerine, Şahlık rejimini tedbirler almaya sevk ediyordu.

1977 yılı ortalarında İran'da, Şahlık rejiminin hem İslamî ahlâkı tahrip eden uygulamaları alabildiğince teşvik etmesi ve hem de ekonomik dengesizlikler açısından halk kitleleri bir daha gösteriler yapmaya başlayınca, en başta da, Şah ve babasının heykellerinin yıkılması ve devlet dairelerindeki ve her yerdeki fotoğraflarının yakılmasıyla başlayan ayaklanma giderek genişliyor ve gösterilerde ölenlerin sayısı bazı günler 5 bin ölümü bile geride bırakıyor; milyonluk halk kitleleri, hareketlerinin liderinin 80 yaşına yaklaşmış olan Humeynî olduğunu 'Allah'u Ekber / Humenynî Rehber' nidalarıyla ilân ediyorlardı..

Şah bu durumda, Irak lideri Saddam Hüseyin'den Necef şehrindeki 'Humeynî'yi Irak dışına atmasını istedi ve o da onu oradan alıp, Kuveyt Havaalanı'na götürüp bıraktı, Eylûl-1978 ortasında.

Ancak, Humeynî oradan nereye gidecekti? Halkı Müslüman olan ülkelerin liderlerine birer mektup göndererek, kendisine iltica hakkı tanınmasını istiyordu, ama, hiç bir muhatap ülke lideri, Şah'la karşı karşıya gelmemek için onu kabul etmiyordu.

Kuveyt Havaalanında 5-6 gün bekleyen Humeynî, nihayet, o dönemin Fransa Devlet Başkanı 'Valéry Giscard d'Estaing'den (Jiskar d'Esteyn) alınan bir izinle Paris'e uçacak olan bir Fransız uçağına bindiriliyordu..

Ve Paris'te kiralanan bir mekânda Humeynî ve İran'daki milyonların 'Allah'u Ekber'li dev gösterileri dünyayı ve İran'ı derinden sarsıyordu..

Ve nihayet 5 Ocak 1979 sabahı, Şah ve ailesi İran'dan gizlice kaçıyor ve 1 Şubat 1979 günü de Âyetullah Humeynî, bir Fransız uçağıyla İran'a dönüyor ve Tahran'da milyonlar tarafından karşılanıyor, İran hadisleri dünyayı sarsmaya devam ediyordu. (Bunu şunun için anlatmak gerekiyor.. Bu teferruatı bilmeyen niceleri, şimdilerde, Amerika, Şah'ın oğlu Rıza Pehlevî'yi veya bir başkasını İran'ın başına geçirmeye hazırlanırken, 'Humeynî de Fransızlar tarafından eğitilip gönderilmişti, İran'a..' diyebiliyorlar.. Halbuki, Humeyn'nin Fransa'da kalışı sadece 4 ay kadardır ve eğitilmekten söz edilecekse, 80 yaşına gelmiş sıradan bir insan bile o sürede ne kadar eğitilebilirdi, onun da hesap edilmesi gerekir..)

*

Sözün burasında, ilk yazıda değindiğim konuların devamına dönebiliriz..

Önce, ilk gençlik yıllarıma ait bir hâtıramı nakledeyim..

1958 Temmuz'unda, 14-15 yaşında bir çocuk olan Irak Kralı ile amcası ve Veliaht olan Abdulillah ve de Osmanlı döneminden kalma bir 'Paşa'lık ünvanını da kullanarak, Irak ülkesine, tam da İngilizlerin istediği gibi 40 yıl hükmeden Irak Sadrâzamı/ Başbakanı 'Nuri Said Paşa', Ankara'da bekleniyorlardı resmî bir ziyaret için.. Her taraf, Irak bayraklarıyla donatılmıştı..

Ama, gün ortası olmuş, ancak henüz de gelen giden olmamıştı.

Mutlaka bütün dünya gibi, Ankara'nın da haberi olmuştu, ama, henüz durum halka açıklanmamış ve gerekli iç güvenlik tedbirleri daha da sıkılaştırılmıştı.. Ve öğleden sonra, Irak'ta, 'Saray'ın güvenilir generali olan Gen. Abdulkerim Kasım kanlı bir darbe yapmış ve o çocuk Kral ve amcası Veliaht Abdulillah ve aile efradı, tamamıyla öldürülmüştü.. (Ki, General Kasım'ın tank birliklerinin geceleyin Bağdat'ta hareket halinde olduğu, Sadrâzam Nuri Said Paşa'ya bildirildiğinde, 'Tamam, onun tanklarıysa, mesele yok..' demişti; o kadar güven vermişti...)

Kraliyet Ailesi toptan ve kanlı şekilde tasfiye edildiği halde, Nuri Said Paşa'dan ise haber yoktu..

Ancak, 3 gün sonra, çarşafa bürünmüş bir kadın görünümünde yakalanan Nuri Said Paşa, hemen iple bir arabanın arkasına bağlanmış ve Bağdat sokaklarında canlı canlı süründürülerek öldürülmüştü..

Bu korkunç ihtilal veya askerî darbe, genç hâfızamda korkunç bir iz bırakmıştı.. Çünkü tarihten okuduğum, 1789- Fransız İhtilali ve 1917'de Rusya'da meydana gelen Bolşevik/ Komünist İhtilali ve sonrasında yüzbinler ve milyonların ölümüyle neticelenen sosyal patlamalardan sonra, - 1923 sonrasında bizde nelerin-nasıl gerçekleştirildiğinden de bir haberimiz olmadığından ve hâlâ da pek bilinmeyen uygulamaları yok sayarak- Türkiye'de 1958-Irak İhtilali gibi korkunç kanlı bir darbe yapılacağına asla ihtimal vermiyordum..

Ama, 2 yıl sonra, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi yapıldığında, henüz 15 yaşında olan bir genç çocuk olarak, bu gibi işlerin bizde de olabileceğini öğreniyordum..

*

27 Mayıs 1960 Darbesi'nden birkaç gün sonra Ankara'daki yatılı okulumuz tatil edilmiş ve öğrenciler evlerine- şehirlerine gönderilmişti.. 1 hafta kadar sonraydı ve Samsun'daydım.. Sanırım, Ramazan veya Kurban Bayramı vardı.. Sabahleyin babamla birlikte Samsun'un Büyük Camii'ne namaza gitmiştik..

Bir vaaz hocası, Laz şivesiyle ateşli bir vaaz veriyor ve 'Aziz vatandaşlarimuz, hirsuzlar yakalanmişdur, cezalarını çekeceklerdur, memleketimizu aydinluk yarinlar bekleyuu...' vs. cümleleri çok ateşli şekilde arka arkaya sıralıyordu.. Ayrıca, o askerî darbe, 27 Mayıs 1960 Cuma günü yapılmasaymış, o gün, bütün ülkede, Demokrat Partililer, Halk partilileri ülke çapında öldürecekmiş..' gibi korkunç iddiaları fısıltı halinde, köylere bile yayılıyor ve insanlar da, Ordu'nun uyanıklığına daha bir teşekkür ediyorlardı..

Gazeteler, Adnan Menderes ve Demokratların hırsızlıklarını çarçaf-çarşaf yazıyorlardı.. Babamın tuğla ocağında çalışıyordum.. Babamla siyaset de konuşuyordum elbette, babam her ne kadar okuma-yazmayı sonradan öğrenmiş olsa da, bir köy filozofu ayarında bana da hayat dersleri veriyordu..

Bir gün babam dedi ki:

'Oğlum, bu ihtilalcilerin iddiaları eğri mi- doğru mu, bilemem.. Ama, ben sana şunu söyleyeyim..

İran'da bir Şah varmış..

Bir gün halk ayaklanmış ve Şah'ı alıp hapse veya idâma götürürken, Şah ağlamış..

'Niye ağlıyorsun, bize çektirdiklerinin cezasını göreceğinden mi korkuyorsun?' demişler..

Şah, 'Yooo.. demiş; ben bu milletin geleceğine ağlıyorum.. Çünkü, benim bunca yıllık Şahlığım sırasında Hazine'min dolmasına az bir şey kaldıydı. Hazinem dolunca, gerisini halka verecektim..

Ama, şimdi benden sonra gelenlerin hazineleri de, cepleri de bom-boş.. Bu milletin çekeceği var, ben buna ağlıyorum..' cevabını vermiş..

*

Bu sözlerdeki 'kıssa'lardan alınacak hisseler olmalı..

Şimdi, bugünlerde İran'da olup bitenleri anlamaya çalışanlardan niceleri, '10-12 yıl öncelerde Türkiye'de yaşanan ve 2-3 ay kadar devam eden 'Gezi Hadiseleri'nin cereyan ettiği günleri' hatırlattığını belirttiler.. O günleri hatırlıyorum. Almanya'da idim ve Almanya TV. kanalları, 'Türkiye'deki Erdoğan Hükûmeti'nin birkaç saat içinde düşebileceğini' ileri sürüyorlardı, heyecanla ellerini ovuşturarak..

Ama, onlar beklentilerinin gerçekleşmediğini gördüler, hayal kırıklığı ve yeis içinde.. Çünkü o hadiselerin giderek azgınlaştığı günlerde, o Gezi Hadiseleri'nin öncüleri olduklarını ileri süren grup, Hükûmet'e, 'filan konularda yapılan yatırımlardan da vazgeçeceksiniz.' gibi acayip şartlar bile ileri sürmek cüretkârlığında bulunuyorlardı.

O günlerde yurt dışı bir resmî gezide oluşu yüzünden, Erdoğan'ın ülkede olmamasını bile, göstericiler, kendi hareketlerinin gücü haline dönüştürebileceklerini hayal ediyorlardı.. Üstelik, Tayyip Bey'e vekalet edenler de Başbakan Vekili olsalar bile karar almakta etkili olamıyorlardı..

Esasen, sosyal psikoloji de, liderliğin, sadece unvan veya görüntüden ibaret olmadığını söyler.

Nitekim, günler boyu, Türkiye dışında olan Erdoğan'ın bir gece yarısı İstanbul'a dönüşünde, havaalanında on binler tarafından karşılanması, o hareketin başarısızlığa uğrayacağının ilk ciddî işareti olarak değerlendirilmişti. Çünkü, halk kitleleri kendiliklerinden harekete geçemese de, arkasından gideceği cesur ve kararlı bir lider arayışı içindeydiler.. Ve, nitekim de öyle oldu..

Tayyip Bey, 2 aydan fazla bir süredir ülkede karışıklık çıkarmak ve kamu mallarına zarar vermek isteyenlere karşı çok kesin bir tavır takınmakla kalmamış, fitne çıkarmak için kendilerine Taksim Meydanı ve etrafını hareket alanı olarak seçenlerle halkı karşı karşıya getirmemek dikkatiyle, kitleleri, Zeytinburnu yakınlarındaki Kazlıçeşme'de bir mitinge davet etmiş ve o bir çağrı ile oraya koşan milyonlardan oluşan büyük kalabalıklar, karşı tarafın sinmesini sağlamıştı.. Bu hususa dikkati çeken Tayyip Bey, 'Biz bu halk kitlelerini de Taksim Meydanı'na da davet edebilirdik, ama, karşıt grupların karşı karşıya gelmemesi ve ortaya buhranlı bir durumun meydana gelmemesi için, o uzak bir semti seçtik..' diyordu; sorumluluk taşıyan bir yönetici olarak..

Bunu şunun için hatırlatıyorum.. İran'da da zaman zaman ve çoğu, toplum kesimlerinin itiraz duygularını tahrik edebilecek bir takım beklenmeyen gelişme ve hadiseler karşısında, bazı muhalefet odaklarının, itiraz duygularını dile getirmeleri için kitleleri sokağa çağırmaları sahneleri yaşanıyordu.. Ama, kontrolden çıkmadıkça, bu gibi gösteriler bir sosyal rahatlama da getirebilirdi.

Nitekim, İstanbul'daki 'Gezi Hadiseleri' sırasında bir çok otobüs ve diğer kamu malları tahrip edilmiş, halkın rahatsızlığını başka alanlara kanalize etmek isteyenlerin yolunu açmak entrikası devreye sokulmak istenmiş ve amma, Tayyip Bey'in, endişelenmeden, kararlı bir tavırla aldığı tedbirler, o büyük oyunları bozmuştu.

İran'da da, evvelki gün, benzer bir yolun denenmesi, halk kitlelerinin, 'İslam İnkılabı'nın ilkelerine ve Rehberlik makamına bağlılıklarını bildirmeleri için bir karşı yürüyüş'e çağrılmaları, her şeyden önce 'İran halkının bu protesto yürüyüşlerini seyretmek , özgürlük isteklerini duymak insana büyük bir haz veriyor..' diyen Trump ve Netanyahu ve emsali zamâne firavunlarının rüyalarını bir kâbusa, korkulu rüyaya dönüştürmüş olmalıdır..

İran'da hafta sonu tatil günleri olan Perşembe ve Cuma günlerinde değil, bir iş günü olan 12 Ocak Pazartesi günü yapılan yürüyüşlerde, milyonların İnkılab'a ve mevcut yönetime bağlılıklarını göstermelerinin; 2 haftadır, dünyadaki mâlum odakları heyecanlandıran göstericilerin Amerika ve dünyanın diğer firavun odaklarındaki bütün Trumpgil'leri hayal kırıklığına uğrattığı ifade olunabilir..

Çünkü, 20 milyonluk Tahran'ın merkezini, batıdan Azâdî Meydanı'ndan İnkılab Meydanı'na ve oradan da, Doğu Tahran'daki İmam Huseyn Meydanı'na kadar uzanan -10 km'yi aşkın ve Tahran'ın merkezini batıdan doğuya kesen İnkılab Caddesi'ni baştan başa tıklım-tıklım dolduran milyonlarca insanın hançerelerinden yükselen , 'Allah'u Ekber' nidaları ve de Trump ve Netanyahu' gibiler için 'hayır duaları'yla yaptıkları dev gösteri, fitne çıkarmak isteyenlerin iştahlarını kursaklarında bırakmıştır.

*

Şimdi, Trump, İran'daki göstericilere, 'Yardımlarımız yolda.. Devirin İslamcı rejimi..' diye yol gösterirken İran'da ruhlarını emperyalist -şeytanî güçlere satmış öyle büyük kitleler bulacak mıdır; bu sorunun cevabı gelecek günlerde görülecektir.

Ancak, Müslüman coğrafyalarıyla oynamak için fırsat kollayan Trump ve Haçlı ruhu taşıyan diğer benzerlerinin İran'da muvaffak olmaları halinde, bunun bütün Müslüman coğrafyalarında da derin sarsıntılar meydana getirebileceğini emperyalistler hesap ederken, biz bütün bunları görmemezlikten mi geleceğiz?

*

Evet, bu konuyu dikkatle izlemeye devam edeceğiz, inşaallah....

*