Selahaddin E. ÇAKIRGİL
Selahaddin E. ÇAKIRGİL
selahaddincakirgil@gmail.com
Tüm Yazıları

Emperyalizm, bize elbette yerli ve yabancı kültür elçileri göndermeyi yeğleyecektir!

Okuyucularla Hasbihal...

Muhterem okuyucularımızın eleştiri ve görüşleri etrafında Pazar günleri yaptığımız bir Hasbihal'e daha sağlık-âfiyet üzere, hayırlı çalışmalar dileği ve selâmlarımızla başlayalım..

*Geçmişte, 'MEB Talim-Terbiye Kurulu' üyeliği de yapan eğitimci Kâmil Yeşil bey'in bir değerlendirmesini özetleyelim. Ancak, o yazıya değinmeden, bir noktaya belirtmekte fayda olsa gerek.

Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika gibi, yabancılara daha mülayim davrandıkları düşünülen Batı Avrupa ülkelerinde, büyük ekseriyeti işçi olan insanlarımızın üniversitelerde okuyan, yeni nesilleri, 'doktora' tezleri hazırlamak merhalesine geldiklerinde, elbette 'doktora' tezlerini bir 'tez hocası'nın kontrolünde yapmak zorundalar... Böylelerinden birçoğuna rastladım, oralarda... Bu yeni nesiller, orada özellikle, o 'toplumların tarih, din-mezheb, sosyoloji vs. konuları etrafında bir araştırma yapmak istediklerinde, bu tez hocalarının çoğu, onlara, 'Bu konuları siz kendi ülkenizde veya diğer Ortadoğu ülkelerinde inceleyiniz. Hem kendi ana diliniz ve hem de müşterek kültür kaynaklarını araştırma kolaylığınız da var...' diyorlar. Ve bu incelemeler yapıldığında da, onlar, o ülkelerin istihbarat birimlerinin eline ilmî kaynak olarak verilmiş oluyor. Yani, Avrupa tarihi üzerinde araştırma yaptırmıyorlar. Ama kendileri Müslüman dünyasının, hattâ unutulmuş, kıyıda-köşede kalmış en ufak çaplı gerilimli konularını allayıp pullayarak doktora tezleri hazırlatıyorlar ve onların hazırladıkları çalışmalar da Türkçeye, iddialı isimlerle aktarılıyor ve bizden nice saf kesimler de 'Vay be... Adamlar bizim tarihimizden neleri bulmuşlar, ne büyük ilmî çalışmalar yapmışlar, ilim adamı dediğin de böyle olmalı işte...' gibi laflarla o çalışmaları daha bir parlatıyorlar.

*

Evet, bu girizgâhtan sonra, Kâmil Yeşil bey kardeşimizin uzun yazısını özetlemeye çalışalım.

'Yurt Dışına Burslu Giden 1416'lıklar Nasıl Dönüyor?'

Talim ve Terbiye Kurulu Üyesi olarak görev yaptığım dönemde iki kere "Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Kanunu"na uygun öğrenci seçmek için teşkil edilen komisyona çağrıldım. Kamuoyunda '1416'lıklar' olarak bilinen bu uygulamaya göre öğrenciler burslu şekilde yurtdışına gönderiliyor, yüksek lisans, doktora eğitimi aldıklarından dönüşte mecburi hizmetle yükümlü oluyorlar. Yüksek Öğrenim Kurulu dahil, kamu kuruluşları ve Millî Eğitim Bakanlığı, memleketin zeki, çalışkan, hizmet etmek isteyen gençlerine böyle imkan ve fırsatlar sunuyor. Bu dönemde, Millî Eğitim Bakanlığı adına İngiltere başta olmak üzere Avrupa'ya ve ABD'ye gönderilen, Türk Dili ve Edebiyatı branşından öğrencilere danışmanlıkla da görevlendirildim.

Bahse konu kanuna göre ecnebi memleketlere talebe gönderme komisyonuna görevlendirildiğimi öğrenince aklıma merhûme Samiha Ayverdi'nin 1977'de yazdığı bir makale geldi. Toplantılara bu makaleyi tekrar okuyarak gittim. Ayverdi, Fatih Sultan Mehmed'in o dönemin Semerkand'lı matematik, astronomi ve kelâm âlimlerinden Ali Kuşcî'yi, her konak başı için, üç bin florin bedel vererek İstanbul'a getirtip Ayasofya Medresesi'ne müderris tâyin etmesinden bahsediyordu. "Fatih, dünyanın neresinde bir âlim varsa, onları İstanbul'a getirmiş, imkanları önlerine sermiş ve o büyük medeniyet böyle vücut bulmuştur" diyordu.

Şimdi ise Avrupa'ya biz gönderiyoruz öğrencileri. Bir de, üstüne para vererek...

Batı'nın Türk gençlerine niye kur yaptığını anlamak için Batı'da, ABD'de özel olarak sosyoloji, din, tarih alanlarında doktora yapanların konularına bakmak gerekir. İngiltere'de, Amerika'da doktora yapan T.C. vatandaşı öğrenci, Türkiye'de heteredoksi (ana akım dışında), azınlıklar, etnik kültürler ve diller gibi konuları niye seçer? Batı, bunları onlardan niye ister?

Devlet kurumları, beyin ihraç etmenin kendisi için iflâsa doğru atılmış bir adım olduğunu göz önünde tutmak zorundadır artık. (...) zararları elle tutulmasa da gözlerden uzak olmayan gerçekler, şiddetle aleyhimize ağır basmaktadır.

Türkiye, '1416 sayılı kanun'la yurt dışına öğrenci göndermeden de yerli kalmış ve millî olabilme şartlarının icapları içinde yetişmiş bir gençlik kitlesinden hemen hemen mahrum idi. Aydınları parmakla gösterilecek kadar az, aydın özentisi ile yetişmişler ise dağa taşa sığmayacak kadar çoktu. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, İstanbul Darulfünûnu'nda en etkin hocalar yurt dışından getirilmişti. Yurt dışına gönderilecek öğrenciler de onlardan referans alıyordu. Seçilenler de "Bizim ölçümüze göre millî bir idrak ve haysiyet seviyesine varmış mı" demeden, yabancı ülkelerin kültür ve medeniyet çarkı içine atılıyor, gidenler bu çarkların dişleri arasında öğütülüp o solüsyonun içinde bir damla hâline geliyordu.

ABD'ye, Avrupa'ya, bilgi üstüne bilgi katmaya giden Türk genci, kendi târihini, dilini, bin yıldır kendisi ile et-tırnak olmuş dînini öğrenmişlerden seçilmiyordu. (...)

Mânevi silâhları elinden alınmış masum gençlerimiz, aileden ve cemiyetten götürebildikleri şifahî ve perakende değerleri de, girdikleri çarkın dişleri arasında kısa zamanda kaybedip, memlekete bir yabancı, hatta sahte aydın olarak döndüler, dönüyorlar veya hiç dönmeyenler de var. (...)

Öğrencileri karşımda tartarken aklımda hep bu düşünceler oluşurdu.

Bu memleketin toprağı, suyu ve maddî imkânları ile boyanmış gençleri, bir târih, dil, din ve görenekler zırhının içinde 'sağlama almadan', yabancı ülkelerin koynuna atmak, acaba memleketin yararına mıdır, zararına mıdır? Zira, gidenlerin çoğunun dönmediği, dönenlerin de çoğundan hayır gelmediği, fikir dağarcıklarında getirip kendi vatanlarında tutmayacak aşılar vurmaları sadece içtimai yara değil, bir siyasi dava ve tuzak olmak noktasına gelmiştir.

(...)Mülâkatlarda, seçici kurulda bakanlık üst düzey yöneticilerinden temsilciler olduğu gibi akademisyenler ve ilgili branşlardan yetkin kişiler de vardı. (...)Bu vesileyle gördüm ki hukuk, siyasal bilgiler fakültelerinden mezun olmuş nice adayların kendi branşlarıyla ilgili konularda gayet boş olduğunu görünce üzülmemek elde değil... (...)

Benim üzerinde durmak istediğim esas konu (branşım açısından) yurt dışına giden (...) öğrenciler ve diğer branşlardan ne kadar faydalandığımız hususudur. Diyoruz ki; kamu, kendi adına milletin parasıyla ecnebi memleketlere gönderdiği bu uzmanlardan gerçekten hakkıyla faydalanıyor mu? (...)

Meselenin diğer yönü daha elzem ve can yakıcı. O da ecnebi memleketlere gönderdiklerimizin kaçta kaçı ecnebi olmadan, ecnebi hayranı olmadan geliyor? Yüzde kaçı, ilk fırsatta yurt dışına kaçıyor? Milletin parasıyla okuyan gençleri beyin göçü ile kaybetmiyor muyuz?

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir konu, yurt dışında bilgi ve görgüsünü artıran bu gençlerin bilgilerini, millî değerlerin süzgecinden geçirdikten sonra kullanıp kullanmamalarıdır. Artık günümüzde Fulbright tesiri yok çünkü "yerli Fulbright'ler", UNICEF'ler, Erasmus'tan gelen "yerli"ler var.(...)

Son yıllarda, özellikle tıp ve mühendislik alanında yetiştirdiğimiz uzmanların, memleketteki ücretleri yetersiz buldukları ve çalışma şartlarını beğenmedikleri için yurt dışına kaçtıkları söyleniyor. Yurt dışına sadece maddi imkânlar için giden, ülkesine hizmet etmeyi birinci plana almayanların arasında ne kadar 1416'lık var acaba? (...)

*Ömer Kaplan isimli okuyucu da mesajında, şöyle diyor, özetle:

Bir Kürt olarak söylüyorum. PKK tek kelime ile Kürtleri İslam'dan uzaklaştırma projesidir. Zaten Abdullah Öcalan da söylüyor. 'T.C.'nin yapamadığını ben yaptım. Kürtleri değiştirdim...' diyor ki; tam olmasa bile, kısmen doğru söylüyor. Bilhassa gençlik bundan büyük çapta etkilenip Nakşibendî geleneğinden gelen Barzanî ailesini sevmezler. PKK her zaman Barzanî'ye ve Barzanî ailesine düşman oldu ve hep onlara hakaret etti durdu.

Saddam'a yaranmak için de peşmergelere saldırdı. On binlerce Müslüman peşmergeyi katletti.

Peşmergeler tamamen imha edilmek üzereyken, Türkiye yardımlarına koştu ve bu imhadan kurtuldular.

Saddam'ın Halepçe Katliâmı' yaptığı günlerde on binlerce Müslüman Peşmerge kürdü, Türkiye'ye sığınmak için yollara dökülmüştü. Saddam ile anlaşan PKK, peşmergeler korumasında yollara dökülen o insanları katletti. Katlettiklerinin bedenlerini de Saddam'ın askerline teslim ediyorlardı.

Suriye'de de PKK'nın ilk yaptığı iş Barzanî'ye bağlı Müslüman Kürtleri Suriye'den sürmek oldu. PKK işte böyle bir hareket.

Şimdi kalkmışlar, Barzanî'ye yalvarıyorlar. Barzanî'yi dinleselerdi bu hâle gelemezlerdi.'

*Ankara'dan Recaî Çobanoğlu isimli kardeşimiz de diyor ki: 'Eniştem Amerika'da... Oradaki medya kuruluşlarından bazı bilgileri aktardığım zaman, 'Sen bunları nereden biliyorsun, ben buradayken, burayı bu kadar takip edemiyorum...' diyor... Ben de sizin sütununuzda ABD medyasından aktardığınız ilginç yorumları söylüyorum... Artık o da, takip etmeye başladı...'

--Mâdem ki öyle, o kardeşimize 22 Ocak tarihli 'Daily Beast' isimli yayın organında, 'Why World Leaders Think Trump's an Idiot:' 'Dünya Liderleri Trump'ı Neden Aptal Olarak Görüyor' başlıklı bir makaleden bir özet sunalım:

Foreign Policy dergisinin eski yönetmeni David Rothkopf, Davos'taki son konuşmasına, Trump'ın II. Dünya Savaşı sonrası ABD müttefiklerine karşı tutumunu 'Trump, utanç vericiydi. Trump, saldırgandı. Trump, kaba biriydi. Trump, bir aptaldı.' diye niteliyor ve Davos'a giderken, Grönland talebine karşı çıkan AB ülkelerine gümrük vergilerini arttıracağı tehdidinde bulunan 'yaşlı Başkan'ın, Avrupalı müttefiklerini, 'II. Dünya Savaşı'ndaki ABD hizmetlerini unuttuklarından dolayı "nankörlükle" suçladığına ve 'ABD olmasaydı "hepiniz Almanca ve biraz da Japonca konuşuyor olurdunuz..." dediğine değiniyordu. Keza, Davos'a ayak basmadan önce, Kanada Başbakanı Mark Carney bir konuşmasında Trump'a hitaben, jeopolitik ilişkilerin bir "kopma" sürecinden geçtiği uyarısında bulunuyordu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz de Davos'ta yaptığı konuşmada Carney'nin görüşünü yineleyip "Uluslararası hukuka dayanan son otuz yılın uluslararası düzeni her zaman kusurluydu. Bugün ise temelden sarsıldı büyük güçlerin yeni dünyası; güç, kuvvet ve gerektiğinde zorlama üzerine kuruluyor..." uyarısında bulundu.

Trump ise Grönland toprakları üzerinde "Grönland, ABD Bölgesi, 2026" yazan bir tabelânın yanına Amerikan bayrağı diktiği bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşarak Avrupalı liderlerle alay etti. Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da yaklaşık 10.000 Danimarkalı ise, "Amerika'ya Defolun!" yazılı şapkalar takmıştı.

Bu gelişmeleri sessizce ve memnuniyetle izleyen Putin'in, -Trump'ın Grönland talebinin- Rusya'nın da Avrupa'daki bazı stratejik noktalara hâkim olmak isteğine bir gerekçe olacağını düşündüğü tahmin ediliyor...

*Abdullah Kul isimli okuyucu da -özetle- şöyle diyor: 'Eski İngiliz emperyalizmini şimdi Amerika devam ettirmeye çalışıyor. Bunlara karşı tek çözüm İslam Milleti'nin birliği, yani tek ÜMMET olabilmek.

Osmanlı çok uzun asırlar hakimiyet sürmekle birlikte, dünyanın gerçeklerine göre İslamî bir çözüm oluşturamadı ve yöneticiler İslam'ın özünden ayrı düştü, düşmanlar da zaten fırsat kolluyorlardı ve Birinci Dünya Savaşı sonunda parçaladılar ve cetvelle sınırlar çizildi. Böylece İslam Milleti ve Ümmeti arasında 'Ulus-Devlet'ler oluşturulmuş olundu. Yani, klasik sömürge anlayışı; 'Parçala, aralarına tefrika düşür, hükmet!'

· *Nazmi Uçkan isimli okuyucu da şöyle yazıyor: 'Bize de bu savrulma ve toparlanma zamanında yaşamak düştü. Ama en zoru da 'Müslümanım' diyenlere, İslam'ı anlatmak... Kur'an'a inandıklarını söyleyen, ama beşerî kanunlara teslim olmaktan rahatsız olmayanlara çelişkilerini anlatmak o kadar zor ki...

· İlk Müslümanları düşünüyorum da, birbirlerine, İslam öncesindeki, Cahiliye dönemindeki yaşayış tarzlarını hatırlatmak var mıydı?

--Biz bu kardeşimize şu kadarını belirtelim ki Hz. Mûsa, Firavun'la görüşmeye giderken bile, Allah'u Teâlâ, Resulüne, 'Firavun'a 'qavl-i leyyîn' ile, 'yumuşak bir uslûb' ile hitab et...' emrini veriyordu; Kur'ân'ın açıkça belirttiğine... İslam'ın 'aslî tebligat yöntemi' budur.

*