
Beyrut limanında yaşanan büyük patlama öyle sarsıcıydı ki arkasından ne gelecek diye bekliyorduk. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze'de yaşananlar ise İsrail-Hamas arasında sınırlı bir çatışma hiç değildi. Bölgesel dengeleri sarsabilecek, zincirleme sonuçlar doğurabilecek bir jeopolitik kırılmanın kapısını araladı. O günden itibaren Ortadoğu'da şu soru daha yüksek sesle sorulmaya başlandı: Çatışma nerelere sıçrayabilir ve bu dalga hangi fay hatlarını harekete geçirir?
Bu sorunun en kritik yansımalarından biri Suriye sahasında oldu. Gazze sonrası ortaya çıkan tablo, Suriye'nin yeniden büyük güç rekabetinin merkezine yerleşebileceğini gösterdi. Bu ihtimali aylar öncesinden kaleme aldığımız yazılarda, Suriye ve Lübnan hattının bölgesel bir domino etkisine açık olduğu vurgulanmıştı
(https://www.star.com.tr/yazar/israil-savasi-genisletiyor-yazi-1884908/).
Bugün gelinen noktada Şam yönetimi ile SDG arasında yürüyen temaslar ve sahadaki gelişmeler, Suriye'nin geleceğine dair belirsizliği azaltmaktan ziyade yeni gerilim alanları üretiyor. SDG/YPG unsurlarının tutumu, yalnızca Şam'la ilişkiler bağlamında değil, Türkiye'nin güvenlik mimarisi açısından da sorunlu bir tabloya işaret ediyor. "Rojava" tahayyülünün bölgesel gerçeklikle bağdaşmadığı, daha önce ayrıntılı biçimde ortaya konmuştu
(https://www.star.com.tr/yazar/rojava-ruyasina-kim-inanir-yazi-1915695/).
Tam da bu noktada Türkiye'de uzun süredir tartışılan "Terörsüz Türkiye" sürecinin neden ortaya çıktığını doğru yerden okumak gerekiyor. Son 16 ay boyunca bu köşede kaleme aldığım yazılarda ısrarla vurguladığım temel tez şuydu: Türkiye, Suriye'de ve çevresinde yaşanabilecek olası çatışma senaryolarına karşı içeride kendi cephe bütünlüğünü güçlendirmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, bir iç politika mühendisliği değil, jeopolitik risk yönetimi olarak ele alınmalı.
(https://www.star.com.tr/yazar/suriyeden-cikarilacak-dersler-yazi-1917923/).
Ekranlarda bazı gazetecilerin ve akademisyenlerin "Bahçeli, Erdoğan'a tuzak kuruyor!" "Erdoğan süreçten vazgeçecek?" mealindeki izahları ise arşivlerde yerini aldı. Politikacı ile devlet adamı arasındaki mesafenin aydınlar nezdinde ayırt edilemediği bir sürece tanık olduk.
Ne var ki bu süreç, birçok yorumcu tarafından iç seçim hesapları ya da geçmişteki çözüm süreci tartışmalarının devamı olarak okundu. Demokratikleşme veya iç siyaset merkezli bu okumalar, bölgesel sıkışmayı ve Suriye dosyasının taşıdığı yapısal riskleri görmezden geldi. Oysa mesele, Türkiye'nin iç siyaset konforundan ziyade bölgesel riskleri hesaba katmakla ve dış politika dayanıklılığıyla ilgiliydi.
Ankara'nın Suriye dosyasındaki kararlı tutumu, Riyad ve Doha ile kurulan eşgüdüm ve bu üçgenin bölgesel krizlerde ortak bir hat üretme çabası, bu büyük resmin önemli parçaları arasında yer alıyor. Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üretme arayışı, Türkiye'nin son dönemdeki diplomatik hamlelerinin arka planını oluşturuyor. Ankara, Şam, Bağdat, Tahran arasında İsrail'in ve ABD'li bazı kongre üyelerinin terör örgütüne verdiği umutlar bölgede hiç de hoş karşılanmayacaktı.
(https://www.star.com.tr/yazar/bolgesel-sorunlara-bolgesel-cozumler-yazi-1892033/).
Bu çerçevede Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın attığı adımlar, iç siyasette ciddi riskler barındırmasına rağmen, bölgedeki olası türbülansı hesaba katan devlet aklıyla okunabilirdi. Bu girişim, yalnızca iç kamuoyuna dönük bir hamle değil; Suriye merkezli gelişmelerin Türkiye'yi doğrudan etkileyebileceği bir dönemde içeride yaşanabilecek kırılganlıklara karşı bir tedbir amacı taşıyordu. Teorik açıdan bakıldığında bu yaklaşım, güvenlikleşme süreçlerinde devletlerin iç istikrarı dış tehdit algısıyla birlikte ele aldığı realist bir çerçeveye de oturuyordu.
Avrupa'nın Suriye dosyasına yaklaşımı ve Doğu Akdeniz boyutunun giderek daha görünür hâle gelmesi, meselenin yalnızca sınır ötesi bir güvenlik sorunu olmadığını da gösteriyordu. Suriye'nin geleceği, Akdeniz'deki güç dengeleriyle ve Avrupa'nın güvenlik tahayyülüyle doğrudan bağlantılıydı. 12 Aralık 2024'te "Fırat'ın Doğusunda ne olacak diye merak edenler için YPG/SDG unsurlarının ağır silahlarına el konularak yerel kolluk kuvvetine indirgeneceğini söyleyebiliriz." derken sahadaki gelişmeleri ve bölgedeki dönüşümü dikkatle analiz etmiştik.
(https://www.star.com.tr/yazar/firatin-dogusu-tamam-esas-mesele-dogusu-akdenizde-yazi-1911205/).
Bugün geriye dönüp baktığımızda Türkiye, "Terörsüz Türkiye" sürecini bir nihai çözüm ilanı olarak değil, yaklaşan bölgesel belirsizliklere karşı kurulmuş bir savunma hattı olarak kurguladı. Erdoğan ve Bahçeli'nin ortaya koyduğu irade de kısa vadeli siyasi konforu değil, orta ve uzun vadeli jeopolitik dayanıklılığı önceleyen bir tercihe işaret ediyordu. Suriye sahasında dengeler yeniden kurulurken, içeride tahkim edilmiş bir cephe, Türkiye'ye dışarıda daha geniş bir manevra alanı bırakıyor. Şimdi Suriye'nin inşası ve bölgesel barış için yeni bir döneme tanık oluyoruz. Kolay mı? Hiç kolay değil.