Hasan Hüseyin ÖZ
Hasan Hüseyin ÖZ
hasan.oz@star.com.tr
Tüm Yazıları

Fesadın başı

ABD Adalet Bakanlığı'nın yayımladığı milyonlarca sayfalık yeni Epstein dosyaları, kamuoyuna "şeffaflık" diye sunuldu. Oysa Washington ve Avrupa basınında yükselen eleştiriler başka bir gerçeğe işaret ediyor: Bu döküm, hakikati açmak için değil, hakikatin merkezini dağıtmak için servis edildi. Tartışma büyürken asıl yapı sis perdesinin arkasına itiliyor. Gürültü var, açıklık yok.

Bir kere hemen şunu belirteyim ki, o adada yükselen çığlıklar insanlığın sorumluluk hanesinde hep duracak, vicdanları sonsuz çırpınışlar içine itecek. Yani, kazanma hırsına dayalı kapitalist dünya sisteminin içinde refah kovalayan toplumların kaçamayacağı gerçek bu.

Öte yandan bu dosya, egemenliği rehin alan bir istihbari yapının görünen yüzüdür. Yıllardır "komplo teorisi" denilerek küçümsenen başlıkların, belgelerle nasıl gerçeklik kazandığı artık inkâr edilemiyor. O yüzden baştan beri aynı soruyu soruyorum: Açıklanan belgeler neyi gizliyor?

İstihbarat operasyonları deşifre edilirken bile manipülasyon üretir. Belgeler parça parça, bağlamı koparılarak dolaşıma sokulur; kamuoyu isim listelerine kilitlenir, yapı görünmez kılınır.

Bu çerçeveyi en açık koyan isimlerden biri, eski İsrail askeri istihbarat mensubu Ari Ben-Menashe'dir. Epstein: Dead Men Tell No Tales adlı kitabında Epstein sadece kullanılan bir piyondu diyor. Ona ne yapması gerektiği söylenmiş, istihbarat için "kullanışlı" bir araçtır. Daha kritik olan ise şu tespittir: Bu operasyon Epstein'le başlamadı.

Düğüm noktası eski İngiliz medya patronu Robert Maxwell. Belgeler ve tanıklıklar, Maxwell'in bir medya patronundan ibaret olmadığını; siyonist şebekenin istihbarat ayağında konumlanmış bir şantaj operatörü olduğunu gösteriyor. 2018 tarihli bir e-postada Jeffrey Epstein, Maxwell'in Mossad'dan 400 milyon sterlin talep ettiğini yazıyor. Talep karşılanmazsa, İsrail adına yürüttüğü faaliyetleri ifşa etmekle tehdit ediyor.

Bu paranın anlamı "sus payı" talebi. Çünkü Maxwell sıradan bir aracı değildi. Kendini İsrail'in "gayriresmî büyükelçisi" olarak konumlandırmış, Reagan'dan Thatcher'a kadar en tepeye doğrudan erişim kurmuş bir figürdü. Medya, siyaset ve finans elitlerine aynı anda temas edebilen bu pozisyon, siyonist stratejinin özünü açık eder: En tepeyi esir alırsanız, devletleri yönetirsiniz. Bu düzen ikna üzerine kurulmaz; şantajla işler, rehin alma üzerine yükselir.

5 Kasım 1991'de Kanarya Adaları açıklarında "Lady Ghislaine" yatından denize düşen Maxwell'in ölümü bu yüzden bir "kaza" değil, bir devir teslim olarak değerlendiriliyor. Resmî kayıtlara boğulma yazıldı; otopsi kısıtlandı; sorular cevapsız bırakıldı. İddialar net biçimde yalanlanmadı. Maxwell gitti, fakat kurduğu ağ dağılmadı.

Miras, kızı Ghislaine Maxwell ve onun finansal vitrini Jeffrey Epstein üzerinden sürdürüldü. Adalar, malikâneler, özel uçuşlar; hepsi kompromat üretim hatlarıydı. Tanıkları susturmaya dönük tehditler, ailelere uzanan baskılar; bunların tamamı kurumsal korkutma protokolüdür. Medya algıyı yönetti, finans bağımlılık üretti, siyaset ise şantajla hizaya sokuldu.

Bugün yayımlanan dosyalar bu yapıyı anlatmıyor; neyi konuşmayacağımızı belirliyor. İsimler öne çıkarılıyor, sistem saklanıyor. Oysa gösterilenler ayrıntı; gizlenen mimaridir. Esas mesele, fesadın başı olan siyonist istihbarat ağının nasıl kurulduğu ve neden bu kadar uzun süre dokunulmaz kaldığıdır. "Şeffaflık" söylemi altında yapılan şey, gerçeği açmak değil; merkezi kontrol altında tutmaktır.