Yazarlar

Sibel ERASLAN

Sibel ERASLAN

sibeleraslan@stargazete.com

Gizem ve hamaset dönemi bitti

Cemaat/AK Parti krizi, ilk bakışta güçler arası politik bir hesaplaşmayı andırsa da, etkisi itibariyle giderek “din” tartışmasına dönüyor.

İslamcı düşüncenin iki dinamo ismi Mehmet Akif ile Bediüzzaman’dan bu yana çizilecek fikir caddesinde pek çok düşünür, dini hareket, grup, cemaat ve tarz var elbette. Türkiye modernleşmesi tezi bağlamında, inanç ve moral değerler üzerinden yaşanan son yüz yıllık krizde İslamcı düşünce birikimi, hem sivil hayatta hem siyasette, hukukunu koruma adına epey zorlu bir yakın geçmişi sırtladı. Bu aynı zamanda rijit, baskıcı, tepeden inme Tek Partici zihniyete karşı hürriyetler anlamını da taşıdığı için, İslamcı hareketi “ister istemez” demokrat tabana da yaslıyordu. Zaten İslamcı adı verilen kalabalık hareketler caddesinde “devlet” ve “siyaset” dendiğinde herkes aynı fikirde değildi. Ama tepede asılı duran başta İstiklal Mahkemeleri gibi nice sunturlu alet edevat ve 21 Anayasasından sonra giderek sertleşen kodeks, her şeyin açıkça konuşulamadığı bir zorunlu suskunluk alanı peydah etmişti. Türkiye’ye has Laiklik ve Ulusçuluk dayatması; birbirilerinden çok önce ayrı düşecek dindar grupları, uzun süre sanki her konuda aynı fikirdelermişçesine bir arada tuttu veya bir arada gösterdi...

Şimdi, dindar kesimin aslında birbirinden ne kadar farklı siyasetler içinde olabileceklerini kıyasıya süren güçler ajandası üzerinden görüyoruz hep birlikte... İkincil ve pek de dikkate alınmayan önemli bir izleyiciler topluluğu daha var oysa... İslamcılar veya mütedeyyin kesim olarak tarif edilmeyen, oysa Türkiye sağı içinde kayda değer bir çoğunluk olan demokrat kesimle, sorunlu ve kabataslak olduğunu bilerek kullanacağım Türkiye solu da... Dindarlar arasında geçtiği düşünülen son krizde önemli bir taraftır aslında...

Cemaat/AK Parti arasındaki krizde, yukarıda bahsettiğim ve şimdilik ikincilleştirilmiş gibi duran ama kabaca %40’larda seyrettiğini değişik yoklamalardan varsayabileceğimiz kesim... Bu tartışmada sonucu belirleyecek güce sahip olabilir mi?

AK Parti, yeni Anayasa çalışmalarını vaktinde tamamlayabilmiş olsaydı, elini güçlendireceği kesindi. Cemaat ise giderek yerli olmaktan çıkıp küresel bağlantılarla uygunlaşan büyük fotoğrafı sebebiyle, yaslandığı yerli ve sivil dayanağı maalesef berhava ediyor...

Tarafların sadece Türkiye’de değil, dünyaya akseden fotoğrafları da tartışmanın “din” odaklı seyrini körüklüyor. Financial Times’da peşpeşe yayımlanan iki yazı, Türkiye’de yaşadığımız krizin “din” ile alakalı olarak okunduğunu gösteriyor.

1- FT’ın; “Kibir, Türk Modelini bozuyor” ifadesiyle yayımlanan başyazısında Türkiye, sallantılı bir demokrasiye, kusurlu bir anayasaya ve giderek azalan müttefiklere sahip “kaybeden bir ülke” olarak çizilmişti hafta içinde... Gazetenin Türkiye fotoğrafı’nı, “kibir” gibi bir ifade üzerinden inşa etmesi ilginç. Zira Batı’daki seküler geleneğin medyatik dilinde moral değerlere vurgu yapılmaz genelde. BU kibir vurgusunu, Türkiye mahreçli bir uzantı veya Türkiye’den servis edilen bilgilerin izdüşümü olarak da okuyabiliriz pekala. Ama oluşturulan algı “İslamcı lider Erdoğan” üzerine kurgulanıyor.

2- Diğer yazı ise geçen gün AK Parti MKYK üyesi Prof. Osman Can imzasıyla yayımlandı; “Türkiye Gülencilere karşı demokrasisini korumalı” diyordu Osman Can. “Nihai amacını kimsenin bilmediği mutlak biate dayalı gizli bir dini hareket” olarak tarif ettiği Gülen Hareketinden “laiklik karşıtı, muhafazakâr milliyetçilik zemininde bir hareket” şeklinde bahsediyordu.

Tartışma, her ne kadar güç, kadro, hesaplaşma gibi gözükse de orijininde “din” olgusu var. Nasıl bir din ve nasıl bir İslam?

Daha evvel bu bağlamda yazdığım bazı yazılar “laiklik güzellemesi” şeklinde itham edilirken de aynı yerde duruyordum oysa... Toplumun, farklı dindarlık tekliflerine yönelik açık, şeffaf ve adilane bir mesafeye ihtiyacı var. Ya bendensin ya da değil dilini bırakmamız gerekiyor. Hem siyasiler hem cemaatler gizem ve hamaset döneminin bittiğini görmeli...