
Küresel sistem, son yıllarda alışık olduğumuz normatif söylemlerden hızla uzaklaşarak daha çıplak, daha hesapçı ve güç merkezli bir evreye girmiş durumda. ABD'nin dış politika dilinde realizmin yeniden baskın hale gelmesi tesadüf değil.
Washington, bir yandan "güç yoluyla barış" doktrinini öne çıkarırken, diğer yandan tek kutuplu dünya düzeninin çözülmesini engellemek için sert ve zaman zaman çelişkili stratejiler izliyor. Latin Amerika'dan Orta Doğu'ya uzanan geniş bir coğrafyada bu çabanın izlerini görmek mümkün.
Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD hegemonyası, liberal uluslararası düzen söylemiyle meşrulaştırılmıştı. Demokrasi, serbest ticaret ve çok taraflılık, Amerikan liderliğinin yumuşak güç ayaklarını oluşturuyordu. Ancak Çin'in yükselişi, Rusya'nın revizyonist hamleleri ve küresel Güney'in artan özerklik arayışları, bu liberal anlatının etkisini zayıflattı. Bu noktada ABD, klasik realizmin temel varsayımlarına geri dönüyor: Uluslararası sistem anarşiktir, devletler rasyoneldir ve nihai amaç hayatta kalmaktır. Güç, hâlâ belirleyici değişkendir.
UMMAN'DAN KÜRESEL GÜÇ MÜCADELESİNE
Güç yoluyla barış yaklaşımı, caydırıcılık teorisinin güncellenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. ABD, rakiplerine karşı askeri, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü görünür kılarak statükoyu korumayı hedefliyor.
Oyun teorisi burada önemli bir analitik araç sunuyor. Washington, küresel sistemi sıfır toplamlı bir oyun gibi okumaya giderek, rakip aktörlerin kazanımlarını kendi kaybı olarak değerlendiriyor. Bu nedenle hamlelerini, karşı tarafın olası tepkilerini minimize edecek şekilde kurguluyor; ancak bu yaklaşım, işbirliği ihtimallerini de ciddi biçimde daraltıyor.
Orta Doğu bu stratejinin en karmaşık sahnelerinden biri. İran meselesi, ABD'nin hegemonik istikrar arayışını anlamak açısından öğretici bir örnek sunuyor. Umman'da başlayan ve düşük profilli yürütülen müzakere süreci, ilk bakışta Washington'un diplomasiye dönüş sinyali verdiği izlenimini düşündürebilir. Ancak tarihsel ve teorik çerçeveye bakıldığında, bu görüşmelerin daha çok kontrollü bir oyun hamlesi olduğu görülüyor.
ABD'NİN YENİ REALİST HEGEMONYA ARAYIŞI
ABD-İran ilişkileri, 1979'dan bu yana karşılıklı güvensizlik üzerine kurulu bir tekrar eden oyun niteliği taşıyor. Her iki taraf da karşısındakinin niyetlerinden emin olmadığı için işbirliği yerine caydırıcılığı tercih ediyor. Oyun teorisinde bu durum, "mahkumun ikilemi"ne benzer bir yapıya sahiptir: İşbirliği herkes için daha rasyonel görünse de, karşı tarafın aldatma ihtimali, aktörleri sert pozisyonlara iter. Umman'daki müzakereler, bu tekrar eden oyunda tansiyonu düşürmeye yönelik sınırlı bir güven inşası girişimi olarak okunmalı.
ABD açısından İran'la kontrollü bir diyalog, iki temel amaca hizmet ediyor.
Birincisi, bölgesel çatışmaların kontrolsüz biçimde tırmanmasını önleyerek enerji piyasalarındaki dalgalanmayı sınırlamak.
İkincisi ise Çin ve Rusya'nın İran üzerindeki nüfuzunu dengelemek.
Bu, hegemonik istikrar teorisinin klasik mantığıyla uyumludur: Hegemon, sistemi tamamen çökmeye bırakmaz; krizleri yönetir, kuralları esnetir ama liderliğini kaybetmez.
Küresel düzlemde yaşadığımız paradigma değişimi, ABD'nin idealist söylemlerden realizmin sert zeminine dönüşünü yansıtıyor. Umman'da başlayan İran müzakere süreci de bu dönüşümün bir parçası.
Diplomasi burada bir uzlaşı aracı olmaktan ziyade, daha büyük bir stratejik oyunun hamlesi olarak işlev görüyor. Tek kutuplu düzenin sürdürülebilirliği artık tartışmalı olsa da, ABD bu oyunu henüz bırakmaya niyetli görünmüyor.