
Ülkemizin büyük bir bölümünün aktif fay hatları üzerinde bulunduğu gerçeği, eski yapıların tasfiyesini zorunlu kılıyor.
Özellikle 6 Şubat Depremleri sonrasında gördük ki, mühendislik ilkeleri gözetilmeyen ve denetimi zayıf yapıların bedelini, toplumun tamamı ödüyor.
Artan nüfus yoğunluğu, kontrolsüz şehirleşme baskısı ve coğrafyamızın bir gerçeği olan sismik hareketlilik, yapıların dayanıklılığını doğrudan bir beka meselesi haline getirmiştir.
Bahse konu gerçeklik karşısında devletimizin tüm imkanlarıyla yürüttüğü politikalar, tam da bu hayati ihtiyaca cevap üretmek üzere şekillenmektedir.
En son Türkiye genelinde 500 bin, İstanbul için ise "Ev Sahibi Türkiye" projesiyle 100 bin konutun kura çekimi yapılarak; milletimizin güvenli yuvalara kavuşması yolunda tarihi bir adım daha atılmıştır.
Konutlarımızın devlet güvencesiyle cazip imkanlarla satışa sunulacağı modelle, vatandaşlarımız uzun vadeli, düşük taksitli, ekonomik ve güvenli bir şekilde ev sahibi olacaktır.
Öte yandan Türkiye'de ilk kez İstanbul'da uygulanacak olan kiralık sosyal konut uygulaması, TOKİ eliyle şekillenen kiralama sistemiyle hayata geçiyor.
Bugüne kadar yüksek risk taşıyan toplam 2 milyonun üzerinde bağımsız bölümü dönüştürdük. Bu başarı, büyük bir iradenin tezahürüdür.
Yüzyılın Konut Projesi; sosyal adaleti, erişilebilirliği ve güvenliği esas alan kapsamlı bir kalkınma vizyonunu ihtiva ediyor. Dar gelirli vatandaşlarımızın nitelikli konutlara erişimini sağlarken öte yandan şehirlerimizi depreme dayanıklı hale getirmek bu vizyonun temelidir.
Gerekli fizibilite çalışmaları yapılarak akıllı şehircilik anlayışıyla planlanan yeni yerleşim alanları ise altyapısı güçlü, çevreyle uyumlu ve teknolojiyi merkeze alan bir yaklaşımla yükselmektedir.
Bu sürecin en kritik ayağı ise denetim ve hukuki altyapıdır. Yeni imar politikaları kapsamında yapı denetim mekanizmaları güçlendirilmiş, mevzuat daha etkin hale getirilmiş ve yaptırımlar caydırıcı bir seviyeye taşınmıştır. Artık hiçbir ihmale göz yumulmamakta; standart dışı hiçbir uygulamaya müsamaha gösterilmemektedir.
Elbette ki tüm bu işleyiş, kentsel dönüşümü de kaçınılmaz kılıyor.
Kentsel dönüşüm, milletimiz için bir dönüm noktasıdır. Bu süreç; merkezi idarenin kararlılığı, yerel yönetimlerin sahadaki etkinliği ve vatandaşın desteğiyle bütüncül bir şekilde yürütülebilir.
Kurumlar arası uyumun zayıfladığı, sorumluluğun ertelendiği her durumda kaybeden şehirlerimiz ve insanımız olur.
Özellikle yerel yönetimlere bu noktada büyük görev düşüyor. Riskli yapı envanterinin doğru çıkarılması, imar süreçlerinin şeffaf ve hızlı işletilmesi, vatandaşla sağlıklı iletişim kurulması, sürecin takip edilmesi ve dönüşüm projelerinin kararlılıkla uygulanması, yerel idarelerin asli sorumluluğudur.
Ne yazık ki bu sorumluluğu gözardı etme noktasında ısrarcı davranan birtakım belediyeler, kentsel dönüşüm gibi hayati bir mesele üzerinden siyasi tartışma zemini oluşturma ve rant sağlama çabasında.
Bilimin, mühendisliğin ve ortak aklın rehberliğinde yürütülmesi gereken bir süreci sloganlara hapsetmek; meseleyi sulandırmak ve geciktirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Oysa her gecikme, her yanlış yönlendirme, telafisi mümkün olmayan riskleri beraberinde getirir. Deprem gerçeği, polemik kaldırmaz; ciddiyet, kararlılık ve süreklilik ister.
Israrla vurguladığımız gibi; depremin önüne geçemeyiz ama depreme dayanıklı yapılar inşa etmek bizlerin elinde.
Bu nedenle kentsel dönüşümü siyasi tartışmaların dar kalıplarına hapsetmek yerine, ortak bir sorumluluk alanı olarak görmek zorundayız.
Güçlü Türkiye, sağlam şehirler ve güvenli konutlar üzerinde yükselebilir. Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda, vatandaşlarımızın huzurla yaşayacağı, çocuklarımızın güvenle büyüyeceği şehirleri inşa etmeye kararlılıkla devam edeceğiz.
Güvenli konut, bir tercih değil; milletimizin temel hakkıdır.