
Cezayirli- Amaziğe (Berberi) düşünür ve araştırmacı Muhammed Belğis'in bir Arap televizyonundaki konuşmasını dinledim. "Biz Berberiler, Kartaca'nın düşmesinden itibaren altı yüzyıl boyunca Roma, Vandal ve Bizans sömürgeciliği altında yaşadık. (O dönemde esamemiz bile okunmazdı), bizi tarih sahnesine Müslüman Arap fatihler çıkardılar" diyordu.
Bildiğiniz gibi Berberiler, Cezayir, Fas ve Moritanya devletlerinin sınırları içinde yaşayan, o toprakların yerlisi kadim bir halktır. Roma ve Bizans'ın mirasçısı modern Batı medeniyetinin cazibesine kapılarak Batılıların hayat tarzlarını, dünya görüşlerini ve elbette idari yapılarını, rejimlerini benimseyen, kılık kıyafetlerine kadar onlara benzemeye çalışan devletlerle birtakım sorunlar yaşıyorlar. Berberilerden bazılarının "bugünkü durumumuz İslami fetihlerin sonucudur. Bizi ezenler, dilimizi yasaklayanlar, kimliğimizi tanımayanlar Müslüman Araplardır. İslam kimliği içinde eriterek tarih sahnesine çıkmamızı engelliyorlar, bizi Araplaştırmaya çalışıyorlar" dedikleri bir zamanda bu insaf sahibi düşünürün sözleri, onların ve başka yerlerdeki benzerlerinin suratlarına çarpılmış bir tokat gibidir. Bunun yanında İslam'ın fetihleri ile Batının işgalleri arasındaki temel farkı da ortaya koyar niteliktedir.
Peygamber efendimiz (s.a.v) ilahi daveti insanlara duyurmaya başladığı dönemde, o gün (şimdi olduğu gibi) dünyanın merkezi konumunda olan Ortadoğu, dönemin iki süper gücü, Roma ve Pers imparatorluklarının mücadele alanıydı. Bu imparatorluklar üstünlük, şeref ve efendilik gibi, sermayeyi de kendi tekellerine almış, egemenlikleri altındaki halkların servetlerini kendi başkentlerine taşıyorlardı. İşgal ettikleri bölgelerin halklarını, mesela Romalılar, kesinlikle kendileriyle eşit görmezlerdi. Sömürge halkların esamesi dahi okunmazdı. İki imparatorluğun arasındaki mücadele dünyanın servetini gasp etme esasına dayanıyordu.
Tevhid ve adalet şiarıyla ortaya çıkan İslam, bütün bu mağdur ve mazlum toplumların kurtuluşuna, özgürleşmelerine vesile oldu. Onların ellerinden tutarak onurlu, özgür topluluklar olarak tarih sahnesine çıkardı. Kendileri gibi kullara kul olmaktan kurtularak gerçek rablerine kul olmak suretiyle kimliklerini ve kişiliklerini, dillerini, dinlerini, geleneklerini en rahat şekilde ifade ederek varlıklarını sürdürdüler. Kureyş kabilesiyle ve onun şirk akidesiyle mücadele etmekle geçen on üç yıllık Mekke döneminden sonra Medine'de on yıl gibi kısa bir süre içinde bütün Arap yarımadasının, ardından halifeler döneminde zamanın imparatorluklarından birinin (Pers) tamamen yok olması, öbürünün (Roma) ise hakimiyet alanlarının önemli bir kısmını, Arabistan'ın kuzeyini, Şam ve Irak diyarlarını, Kuzey Afrika'yı, Anadolu'yu yitirerek Avrupa kıtasına sıkışması, İslam'ın söz konusu halklara sunduğu mesajın onlar tarafından büyük bir coşkuyla kabul görmesi sayesinde olmuştu. Halklar, Müslüman fatihlerin, halkları ezmenin pahasına şeref ve zafer peşinde olmadıklarını, tam tersine insani erdemleri hayat tarzlarıyla temsil ettiklerini gözleriyle görüyorlardı. Onlar özgürlük savaşçılarıydılar.
Dolayısıyla sadece Berberileri değil, bütün Müslüman milletleri özgürleştiren, onurlu, keramet sahibi insanlar olarak sadece Allah'a kul olmalarını sağlayan, şirkin ve zulmün derekesinden çıkarıp tarihteki yerlerini almalarını mümkün kılan İslam olmuştur. Bakmayın siz, içeriden ve dışarıdan İslam'a saldıranların laf kalabalığı yaparak bu gerçeği gizlemeye çalışan şarlatanların sözlerine. Batılı sömürgeci işgalcilerin bir halka özgürlük verdiklerinin tek örneği dahi yoktur. Onların tek bir amaçları var, o da insanların servetlerine el koymaktır. Eskiden bunu alenen yapıyorlardı, şimdilerde ise devlet, bayrak, sınır veriyoruz diyerek halkları iliklerine kadar sömürüyorlar.
Venezuela'da yaşanan son haydutluk, bu makyaja da artık gerek duymadıklarını gösteriyor. Venezuela'daki kapkaççılık bir kişinin çılgınlığı ile izah edilemez bu yüzden. Bu çağdaş medeniyetin değişmez karakterinin kurumsal bir refleksidir. Tarihte bir kere bu gibi sömürgecilerden kurtulduk, özgürlüğü asırlar boyu yaşadık. Bir kez daha özgürlüğe kavuşmamız, İslam'ın sunduğu erdemleri içtenlikle temsil etmemize bağlıdır.