Yazarlar

Alin TAŞÇIYAN

Alin TAŞÇIYAN

atasciyan@stargazete.com

Hepimiz barbarız gir gettona!

Anne, ben barbar mıyım?” Sorunun muhatabı olan “anne” değil, ama masum kardeşe ukalalık eden haşin abla olarak şu yanıtı verebilirim: “Hepimiz barbarız, gir gettona!” Bir işgal hareketinin çadırı mı olur, spesifik bir amacı olan protestocuların mı, grev yapan işçilerin mi, barınak bulamamış göçmenlerin mi, yoksa depremde evsiz kalanların mı? Orasını hegemonya bilir! “Polis” egemenlerden sorulur! Barbarlar yani ötekiler gettolarından çıkmamalı, ortalıkta dolaşırlarsa asfaltın altına süpürülmeli!

Lale Müldür’ün denemelerini topladığı kitabın adı 13. İstanbul Bienali’nin küratörü Fulya Erdemci’ye esin verdi. Erdemci’nin geçen hafta İTÜ Maçka Kampüsü’nde Bienal Direktörü Bige Örer ile birlikte düzenlediği basın toplantısında açıkladığı kavramsal çerçeve “Anne, ben barbar mıyım?” sorusuyla simgeleniyor. 

Erdemci’nin açıkladığı gibi Eski Yunan’da barbar sözcüğünün kökeninde Yunanlı olmayan, yabancı anlamına gelirdi; zamanla “politis” kentli yani vatandaş olmayan anlamı yüklendi. Romalılar için kalan herkes barbardı. Hıristiyanlar da aynı bakış açısını benimsedi ve Hıristiyan olmayanları barbar olarak gördü. Zamanla Romalılara ve Hıristiyanlara göre barbar olanlar Batı uygarlığının bir parçası haline geldi. Sonra da ver elini Afrika, Asya, Amerika... Nam-ı diğer barbar memleketler, oralara uygarlığı götürmek farz olmuştu. Tez koloniler kuruldu, misyonlar açıldı. Baldırıçıplaklar hizaya getirildi.

Bir de baktık ki dünya uygarlaştıkça uygarlaşmış, kentleştikçe kentleşmiş, her yer metropolis olmuş, her köşede bir gökdelen yükseltmişiz. Balta girmemiş ormanlara dozer girmiş. Orman kanunu oradan kaçıp iş dünyasına iltica etmiş. Güçlünün hayatta kaldığı, büyük şirketin küçük şirketi yediği vahşi kapitalizm kentlere, uygarlığa egemen olmuş. Kendi barbarlarını yaratmış; yoksulları,  göçmenleri, evsizleri...

***

Fulya Erdemci “Güncel bağlamda barbar olmak ne anlama gelir? Ne de olsa ‘barbar’, uygar olanın sınırlarını daha da keskinleştirerek toplumdaki ‘mutlak öteki’yi yansıtmakta, kimlik politikalarının ve çokkültürlülük söylemlerinin sınırlarında gezinmektedir. Peki bugün barbarlığı bir kavram olarak tekrar gündeme getirmek neyi ortaya çıkarıyor? Bu, elimizdeki mevcut formüllerin ötesine geçme isteği, bilinmeyene açılma dürtüsünden mi kaynaklanıyor? Belki de radikal bir değişim (ve/ veya yok etme) potansiyeli taşıyan bir kırılganlık haline ve dolayısıyla, yeni pozisyonlar almak / yaratmak sorumluluğuna göndermede bulunuyor. Bienal sergisi, sanatçıların özgün müdahaleleriyle, bu ve benzeri aciliyet taşıyan meselelerin ortaya konmasını amaçlıyor. Bu sergi sanatın, ‘kamusallık’ kavramını yeniden düşünme imkanını yaratacak yeni öznelliklerin inşasına ortam sağlayıp sağlayamayacağı sorusunu araştırmayı amaçlıyor” diyor.

Bu amaca uygun olarak kentsel dönüşüm nedeniyle boşaltılan kamusal yapılar 13. Bienal’in sergi mekanları olarak kullanılacak. Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’ndan okul, istasyon, tersane ve askeri yapılara dek birçok kamusal mekan Bienal’e katılan sanatçılara mekan olacak. Bienal sadece sergilerden ibaret değil. 15 Ocak’tan itibaren 13b.iksv.org adresinden programın ayrıntıları öğrenilebilir. İstanbul Film Festivali sırasında Bienal ile ilişkili kavramları tartışmaya açan filmlerden oluşan bir seçki sunulacak.

Bienal, sanatın bir savaş alanına dönüşmüş olan kamusal alanda yerini, aktivizmle ilişkisini, bir siyasi araç olan işlevini, eleştiri odakları yaratıp yaratamayacağını sorgulayan ve deneylere alan açan bir nitelik taşıyor, Erdemci’nin ifadesine göre...

Lale Müldür’ün Shakespeare & co şiirinden bir dizesi de denk düşüyor anlaşılan, 13. Bienal’in kavramsal çerçevesine: “Her şeyi yeni baştan çizin metropollerin asi özneleri”.