Yazarlar

Ahmet KEKEÇ

Ahmet KEKEÇ

akekec@stargazete.com

Hiç kıvranmayın... Bunun adı ‘darbe’dir!

Ahmet KEKEÇ tüm yazıları

Konvansiyonel dönemlerde darbe tankla yapılırdı... Önce radyo ve televizyon vericileri ele geçirilir, sonra zırhlı birlikler stratejik noktalarda konuşlandırılırdı. 

Darbe bildirisi, radyo ve televizyonlardan okunur okunmaz, darbe gerçekleşmiş sayılırdı.

Sonra gelsin gözaltılar...

Post-modern zamanların darbesi daha farklı oluyor... Adı üstünde, post-modern...

Hükümeti “kısmen” ya da “tamamen” (farklı mekanizmaları devreye sokarak) “çalışamaz hale” getirdiğinizde, “post-modern darbe” yapmış oluyorsunuz.

Nitekim, Erol Özkasnak“Bu bir post-modern darbedir” demiş, 28 Şubat’ın mahiyetine dikkat çekmişti.

Evet, 28 Şubat, post-modern bir darbeydi... Sivil ve askeri bürokrasi, kartel medyası, bazı sol sendikalar, bazı işverenler örgütü ve bazı siyasi partiler elbirliği etmiş, hükümeti çalışamaz hale getirmişlerdi.

Bir süre sonra da, milletvekili borsası kurarak, “çalışamaz hale” getirdikleri hükümeti düşürmüşlerdi.

Bu cümleden olarak, Gezi kalkışmasını da, dört dörtlük bir darbe girişimi saymak gerekiyor.

Gezi, bir “çevre hareketi” olarak doğdu ama kısa süre içinde darbe konsorsiyumu tarafından ele geçirildi. Bir bakıma “darbenin manivelası” olarak kullanıldı.

Maksat, önce hükümeti çalışamaz hale getirmek, sonra düşürmekti.

Dolmabahçe ofisine yapılan “ölümüne” saldırının nedeni buydu.

Maksat, “Başbakan kaçtı” cümlesini dünyaya duyurmaktı. Başbakanın ofiste olduğu sanılıyordu. Dolmabahçe Camii’nde stüdyo kurmuş Reuters ajansı da, haberi duyurmak için alesta bekliyordu. (Hep yazıyorum: “Camide içki içildi mi, içilmedi mi?” tali bir meseledir. Dolmabahçe gazavatında yaralananlar için revir haline getirilmiş camide iki büyük yayın kuruluşu hazır bekliyordu: Reuters ve Doğan Haber Ajansı. Eylem başarıyla sonuçlansaydı, Dolmabahçe Camii, darbenin yayın karargâhı olacaktı.)

Başbakan kaçmadı.

Kaçıramadılar...

Önceden programlanmış Fas ziyaretini tamamladıktan sonra ülkesine döndü ama “Korktu, kaçtı” ithamlarından kurtulamadı.

Biricik vasfı Wolfowitz’e mikrofonluk yapmak olan bir gazeteci o günlerde şuna benzer şeyler yazıyordu: “Ülkesinde dolaşamayan, başkente bile giremeyen, sadece havaalanlarında görülen bir Başbakan...”

Gezi’yi “paralel darbe girişimi” izleyecek ve sonuç hiç de şaşkınlıkla karşılanmayacaktır.

Paralel örgüt, daha sofistike yöntemlerle çalışıyordu.

Dinleme ağıyla, bütün bir ülkeyi tarassut altına aldı.

Başbakan’a fiziki takip uyguladı. (Ciddi suçtur.)

MİT TIR’larına saldırı düzenledi... (“Türkiye, terör örgütlerine silah ve mühimmat gönderiyor” algısını oluşturmak için.)

Devletin en düzey güvenlik toplantısına sızdı...

Başbakan’ın, Dışişleri Bakanı’nın ve MİT Müsteşarı’nın “İran ajanı” olduğu yönünde yayınlar yaptı yahut yaptırdı.

Başbakan hakkında “Dönemin Başbakanı” şeklinde fezlekeler hazırlattı.

Kritik enerji görüşmelerine imza atmış Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın ve EPDK üyelerinin telefonlarını dinledi. Bazı EPDK üyelerini 25 Aralık soruşturmasının sanığı yaptı...

Hedef görünüşte “yolsuzluklarla mücadele”ydi ama asıl hedef hükümeti çalışamaz hale getirmekti.

Devletin gizli güvenlik toplantılarına sızmak ve elde edilen bilgileri belirsiz adreslere servis etmek bir suçsa, hükümeti çalışamaz hale getirmek iki suçtur.

Bunun adı da “darbe suçu”dur.

Efendim, Başbakan’ı dinlemedik... Başbakan dinlemeye takıldı.

İyi de, dinlemelerinizi de, “Kiminle konuşursa dinemeye takılır?” sorusuna göre ayarlamışsınız. Neredeyse dinlemedik “denek” bırakmamışsınız. Kabak gibi ortadasınız!