Yazarlar

Sibel ERASLAN

Sibel ERASLAN

sibeleraslan@stargazete.com

Hidayet Karaca’nın tahliyesini istediğinizden emin misiniz?

1- Bence değilsiniz... Hatta tahliyesini istemiyorsunuz... Gaye tahliye olsaydı, odaklanılan mevzu savunma olurdu. Ama siz bunun yerine, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin bile yapmayacağı gaflarla, yetki görev gasplarıyla, arkadaşınızı koskocaman bir torbanın içine atıp, redd-i hakim şovuna kurban ediyorsunuz. Arkadaşınızın savunma hakkını berhava ediyorsunuz...

17-25 Aralık’tan bu yana, muhatabınızın aleyhine bir kamuoyu yargısı oluşturmak, menfi imaj kurmak için kurunun yanında yaş da yansın misali bir tarzı götürüyorsunuz... Ergenekon ve Balyoz davalarında da böyle oldu maalesef. Darbelerle mücadele konusunda çok önemli bir şans olan bu muhakeme deneyimini, yine torbalaştırılmış iddia dosyalarıyla yitirdik. Sonunda darbelerle mücadele fikriyatına oldu olanlar...

Bu listeyi uzatabilirim; dershaneler, öğretmenler, kimse yok mu, yurt dışındaki gönüllü gençler de çok önemli değil sizin için... Çünkü bunların hepsi, ‘’mağduriyet’’ için gayet kullanışlı, sürdürülmesi gereken fotoğraflar... Varsa yoksa tek önemli şey; ‘’mağduruz’’ fotoğrafı. O fotoğrafı çekerek Türkiye’yi dünyaya şikayet edebilmek tek derdiniz... ‘’Önemli olan algıdır’’ diyorsunuz ya... Siz gerçeğin yerine algıyı/kurguyu ikame ederek idare edebileceğinizi düşünüyorsunuz.

***

Önceleri “Erdoğan’ı şikayet”ti odaklandığınız... Ama artık ona oy verenleri de, hatta ona asla oy vermemiş ama düzgünce muhalefeti de bir türlü beceremeyen diğerlerini de... Ve ardından istediğiniz fotoğrafa bir türlü tam olarak giremeyen herkesi de... Hasmınız ilan ediyorsunuz. Farkında mısınız bilmem giderek genişlettiğiniz husumet çemberi, artık Erdoğan’ı çoktan aştı, Türkiye aleyhtarı bir hale geldi... Yine torba alışkanlığı üzerinden toplumu kötülemeye, toplumu cehennemlik ilan etmeye, belayı musibeti hak eden bir genellemeye kadar vardırdınız işi...

Karşınızdaki siyasi söylem sertti, sertlik ve rekabet siyasetin özünde vardır ve toplumun bunu kontrol mekanizması her zaman açıktır, legaldir. Lakin siz bunu çözümlemeyi değil, refleksler üzerinden daha da kıvılcımlandırmayı tercih ettiniz. Siyaseti eleştirmek, siyasetçiyi eleştirmek, siyasetçinin evini/mahremini, eşini, kızını hedef almak birbirinden ayrı işlerdir ama siz bunları da aynı torbacı insiyakla bir arada hallederiz sandınız... Bağlam mühendisliğiyle istediğiniz fotoğrafı kurgulamaktı tek derdiniz.

2- Bilinçli olarak ‘’İslamcı Düşünce’’ kavramını işinize geldiği zaman AK Parti’yi karalamak adına kullanıyorsunuz... İşinize gelmediğindeyse İslamcı Düşünceye ihanet etmiş bir AK Parti algısına gidiyorsunuz. Her vesileyle küçük gördüğünüz İslamcı Düşünce, bazen İrancı oluyor sizin için, bazense El Kaideci... Aynı anda hem şii hem de selefi diyebiliyorsunuz İslamcı Düşünceye. Oysa hiç hazzetmediğiniz İslamcı Düşünce’nin iki kilometre taşı olan Mehmet Akif ve Bediüzzaman’a gelince sıra, hemen ortadan kayboluyorsunuz. İslamcı Düşünce en bariz karakteriyle muhalif ve reaksiyonerdir. Kendi içinde ciddi özeleştirel gözden geçirmeleri, başarı ve başarısızlığın tahkiki, merkez-çevre kritiği, devlet-güç eleştirisi, erk-kapital sorgusu ve her şeye rağmen en önemlisi muharrikliği, halen süren bu düşünce hareketiyle, ne alıp veremediğiniz var sizin? Ha evet. Dışarıya karşı şikayet konusunda epey kullanışlı bir argüman sizin için. Ama İslamcı Düşünce de zaten tüm o dışarıda şikayet bekleyenlere rağmen sürdürüyor varlığını.

3- Genel anlamıyla “iyiliğe davet ve kötülükten men” orijinli vicdani çıkışlara set çekmek için hazırda bekliyorsunuz. Bunun en son örneklerinden birisi yazar Fatma Barbarosoğlu’nun tüm topluma ve hassaten islami duyarlılığı olanlara yönelik getirdiği dünyevileşmeye dair sosyolojik tenkitleri, “AKP’ye eleştiri bombardımanı” mahiyetinde yayarak boğmaya kalktınız... Bu “negatif susturma” yöntemiyle, toplumsal eleştiri imkanlarını tümden tıkadığınızı farkında mısınız? Ustaca yönettiğiniz bu “tabasbus” metoduyla kötülüğe bile kötülük diyemez hale geldi insanlar... Yazık...