
NATO üyesi devletler ve gelişmekte olan ülkeler, tarihsel bir kavşağın eşiğinde durmaktadır. Bu kavşak, yalnızca kısa vadeli güvenlik ve ekonomik çıkarların değil, aynı zamanda uluslararası hukukun, meşruiyetin ve siyasal ahlakın geleceğinin de belirleneceği bir karar anına işaret etmektedir. Özellikle ABD'nin İran'a yönelik saldırıları sonrasında oluşan tablo, bu tercihi daha da keskinleştirmiştir.
Birinci yol, reelpolitik hesapların cazibesine kapılmaktır.
Enerji güvenliği, ticaret yollarının sürekliliği ve küresel sistemle uyum gibi gerekçelerle, Hürmüz Boğazı'nda ABD ile aynı çizgide konumlanmak, kısa vadede rasyonel bir tercih gibi sunulabilir. Ancak bu yaklaşım, devletleri yalnızca ekonomik çıkarların dar çerçevesine hapsederken, onları uluslararası hukukun aşındırılmasına sessiz ortaklar hâline getirme riski taşımaktadır. Zira güç temelli müdahalelerin meşrulaştırılması, yarın aynı araçların daha zayıf aktörlere yöneltilmesini kaçınılmaz kılar.
İkinci yol ise daha zorlu, fakat tarihsel olarak daha anlamlıdır.
Bu yol, iktisadi maliyetleri göze alarak hukukun üstünlüğünü savunmayı, egemen eşitlik ilkesine bağlı kalmayı ve uluslararası sistemin normatif temellerini korumayı gerektirir. Bu perspektiften bakıldığında, mesele yalnızca İran'a yönelik bir müdahale değildir; mesele, kuralsızlığın küresel ölçekte normalleşip normalleşmeyeceğidir. Eğer güç kullanımı, uluslararası hukukun açık sınırlarını ihlal ederek meşru kabul edilirse, bu durum küresel düzenin istikrarsızlaşmasına ve öngörülemezliğin artmasına yol açacaktır.
GÜCE BOYUN EĞMEK Mİ, HUKUKU SAVUNMAK MI?
Gelişmekte olan ülkeler açısından bu tercih, aynı zamanda bir özsaygı meselesidir. Sürekli olarak büyük güçlerin belirlediği parametreler içinde hareket eden, kendi normatif pozisyonunu ortaya koymaktan kaçınan bir dış politika anlayışı, uzun vadede bağımlılığı derinleştirir. Oysa uluslararası ilişkiler tarihi, ilkesel duruş sergileyen aktörlerin, başlangıçta bedel ödeseler dahi, zamanla daha saygın ve etkili konumlara ulaştığını göstermektedir.
Bugün alınacak tavır, yalnızca mevcut krizle sınırlı kalmayacaktır. Bu tavır, gelecekte benzer durumlarda hangi ilkelerin referans alınacağını da belirleyecektir. Ya ekonomik çıkarların kısa vadeli cazibesi uğruna hukuksuzluk görmezden gelinecek ya da daha adil ve öngörülebilir bir uluslararası düzen için kolektif bir duruş sergilenecektir.
Mesele, bir tercih değil, bir sınavdır. Bu sınavda verilecek karar, devletlerin yalnızca dış politika yönelimlerini değil, aynı zamanda tarih önündeki yerlerini de tayin edecektir.