
Pazar günleri, muhterem okuyucuların eleştiri ve görüşleri etrafında yaptığımız bir Hasbihal'e daha, hayırlı çalışmalar dileği ve selâmlarımızla başlıyoruz..
· *Hakan Pakdil isimli okuyucu, -özetle- şöyle söylüyor: 'Deprem sonrası yapılanları kimse inkâr edemez. Memleketim Maraş'a gittiğimde bunu sürekli görüyorum. Lakin devletimiz depremlerden ders çıkarıldığını bize göstermelidir. Bunu bizzat yöneticiler yapmalı, yoksa, bazı medyatik tipler işi yine sulandıracaktır.
Özellikle deprem fay hattı olarak nitelenen bölgeler üzerindeki şehirlerin olası bir deprem için havaalanı, hastane, fırın, eczane, market vb. yerleri belirlenmelidir. AFAD'ın çadır, battaniye vb. âcil ihtiyaç malzemeleri havaalanlarına yakın yerde olmalıdır.
Son büyük depremden bir süre önce 'Bakan' seviyesinde olan bir isim, yaptırdıkları bir tatbikat sonrasında, '7.2 lik bir depreme güya hazırlıklıyız..' demişti. Ama, o iddialı sözler, ortaya çıkan acı tablo karşısında yerini bulmamıştır..'
--Bu okuyucumuza belirtelim ki, evet, yakındığı üzere, gelişigüzel beyanlarda bulunmak, hem de deprem, sel felaketi, yangın, epidemik veya pandemik salgın hastalıklar, tsunami gibi büyük tabiat hadiselerinin kesin kez önleneceğine dair formüller henüz de icad olunmamıştır. Dünyada depremlerin sık sık olması yüzünden, en gelişmiş deprem tedbirleri konusunda dünyaya örnek gösterilen Japonya, 1996'da Kobe şehrini yok eden büyük bir deprem sonrasında sadece dünyaya değil, kendi iç bünyesine de büyük bir sosyal şok yaşamıştı..
· Doğrudur, hele de kendi sorumluluklarının yerine getirdikten sonra sonrasını Müslüman
· toplumlar, önce aklen ve şer'an almaları gereken tedbirleri almalı ve ondan sonra, 'tevekkül'e, 'takdir-i ilâhî'ye sığınmalıdırlar.
· *Maraş'tan Ökkeş Çobanoğlu isimli okuyucu da bir itiraz ve feryadını dile getirerek diyor ki: Ben de etnik açıdan bakılacak olursa, kürdüm.. Ama, bütün insanların Hz. Âdem ve Havva'dan geldiklerine, ana ve atamızın bir olduğuna inanan bir Müslüman olarak, sadece filan etnik unsurun üstün veya düşkün saymanın insanî bir mantığını anlamıyorum.. Üstünlük, ferd veya toplum planında da takvâ ve fazilet açısından değerlendirilebilir.. Böyleyken, kürd etnisitesinden olan temsilciliği adına siyaset meydanında 'dem'lenmeye kalkışan bir partinin sözcülerinin, utanmadan, deprem bölgelerinde tamamlanmış bir konut yok diyebilmeleri karşısında 'Bu kadarına da pes!' demekten kendimizi alamıyoruz.. Yahu, biraz haysiyetleri varsa gelsinler, deprem bölgelerinde nasıl hummalı bir çalışma yapıldığını görsünler.. Şu son 3 yılda, deprem bölgesinde 455 bin konut yapıldığı ve 550 bin kadarının da yapımının devam ettiği ortada iken, insanlar nasıl da yalan söyleyebiliyorlar..
· Bu vesileyle ekleyeyim.. Diyarbekirli bir kardeşi aylardır görmemiştim.. Bazı buruk ifadeleri olurdu, Hükûmet'le ilgili olarak... 'Aylardır nerede olduğunu' sorunca, deprem bölgesindeki inşaatlarda çalıştığını söyledi ve , 'Vallaaa, doğrusunu söylemek gerekirse, hükumetin bu işin üstesinden gelebileceğine ihtimal vermiyordum, o kadar korkunç şekilde yıkılmıştı o güzelim şehirler.. Ama, o kadar hızlı ve başarılı çalışılıyor ki, bütün deprem bölgeleri kocaman şantiye alanlarına dönüştü ve biz de , sadece ücret için değil, sevabını da düşünerek, gece-gündüz çalışıyoruz..' dedi..
*İstanbul'dan Sezgin Kılıççıoğlu isimli okuyucu, 6 Şubat Cuma günkü yazımızın, 'Tabiî felaketler', yaşadığımız nice büyük sosyal ve ideolojik depremleri unutturmamalı..' başlığına dikkati çekiyor ve aynı görüşte olduğumuzu belirtirken, Müslüman halkımızın mukavemet edebildiği depremlerden çok daha çetin olan konunun, toplumdaki ahlâkî tereddî'nin, çöküntünün olduğuna değiniyor.
*Almanya'dan Murad Kurt kardeşim, 2 Şubat tarihli ve 'Dünya Cehennemi'nin ateşini tutuşturanlar, o ateşte kendileri de yanabilirler' başlıklı yazım üzerine özetle şöyle diyor:
'Asıl amaç moral bozmak ve çaresizlik algısı üretmek; buna karşı Müslüman halkların tek gerçek çıkış yolu ise, 'İslamî vahdet / İslam Birliği' şuûrudur derken, sözkonusu olan vahdet'in, bir sonuç değil, uzun ve sabırlı bir şuûr inşası süreci olduğunu vurgulamak isterim. Allah'ın indireceği 'sekine' olmadan bazı şeylerin mümkün olmadığını ve 'sekine'nin kime ineceğini Kur'ân açıkça bildiriyor; (et-Tevbe 9/26, 40; el-Feth 48/4, 18, 26.)
--Evet.. 'Sekine' terimi, İslam ıstılahatında, "sakin olmak, ağır başlılık, vakar, rahmet, güven, kişiyi teskin eden şey" mânasındaki 'sükûn' kökünden gelir.. Bin yıl öncelerin büyük müfessirlerinden 'Râgıb el-İsfahânî' de bu kelimeye, "müminin kalbini teskin eden ve ona güven veren melek, şehvete meyletmekten alıkoyan akıl, ve korkunun yok olması durumu" mânalarını vermiştir.
· *Şahin Yaşar isimli okuyucu, 'İskilibli Âtıf Efendi'nin idâm olunuşunun 100. Yıldönümü' dolayısıyla yayınlanan 4 Şubat tarihli yazım üzerine, -özetle- şöyle diyor:
'Ne mutlu Allah yolunda can verenlere,
Evet, Âtıf Efendi gibilerin kabri Çorum'da olsa da,
Onların kabri müminlerin kalbindedir.
Rabbimiz bizim canımızı da Allah yolunda verilen mücadeleler üzere alsın..'
· *Abdullah Kul isimli okuyucu da şöyle diyor, özetle: Âl-i İmrân-139'da, "Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten iman ediyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir." mealindeki ilahî müjdeye ne kadar liyakatimiz vardır, bunun hesabını yapmalıyız..
Şeytanî güçler bütün imkânlarını seferber etmişler her yönden saldırıyorlar dünyaya hâkim olmak için..
Bunun karşısında Müslümanlar da Tevhidî ölçülere bağlı olarak, organize bir güç oluşturmalıdırlar.. Bu işin en olmazsa olmaz şartı, Ben de İslam milletindenim..' diyen herkesi kuşatacak şekilde bir birliğin, Vahdet-i Ümmet'in oluşması için her Müslüman, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir..
Müslümanların güçlü olmasının yolu buradan geçiyor . Bütün farklılıklara ( mezheb - meşreb - Irk - tarikat- cemaat- grup - hareket- ekol vs- vs ) rağmen BİR olmamız kaçınılmazdır. Yoksa, hayat boşluk kabul etmiyor, düşmanlar boş durmuyorlar.. Çeşitli entrikalarla Müslümanları sindirmeye daima çalışacaklardır, elbette...
Tarihten ders ve ibret almalıyız aynı oyunlara tekrar tekrar gelmemeliyiz, müminler feraset ve basiretle hareket etmelidir. Asabiyetlerle duygusallıkla hareket etme lüksümüz yoktur.
Kur'an-ı Mûbîn'de Ra'd Sûresi, 11'de, "Bir halk /topluluk kendi halini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez" mealindeki 'ilâhî ikaz' yeteri kadar açıklayıcı değil midir?
Ümitvarız, çünkü iman ediyoruz , Muhakkak ki, kafirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.
*Kemaleddin Sancaklı isimli okuyucu da 'Âtıf Efendi'nin 100 yıl önce idam edildiğini sizin yazınızdan öğrendim . Ama, medyada bu konuya neredeyse hiç değinilmedi..' diyor ve ekliyor: 'Âtıf Efendi'nin idamının 1. yıldönümü münasebetiyle yapılan merasimleri de sizin gözlemlerinizden okumak isterdim..'
--Evet, o gün yüzlerce insan İskilib'de 'tekbir' sadalarıyla, Âtıf Efendii'nin mezarının olduğu yere geldiler.. Ki, Âtıf Efendi idam edilmekle kalmamış , bir de mezarı yok edilmiş ve 90 yıl kadar gizli kalmış.. 10 yıl öncelerde, Başkan Erdoğan'ın özel ilgi ve çabasıyla, Âtıf Efendi'nin kabri, gizli tutulduğu yerde bulunmuş ve bu kabre defnedilmiş.. Bu konuya ve İskilib ve Çorum'dan bazı sahnelere de inşaallah yarınki yazıda anlatmaya çalışalım..
*Necati Demir isimli okuyucumuz da şöyle diyor: 'İskilibli Âtıf Hoca bir şehiddir, suçsuz olduğu aşikâr iken dâracağına yolladılar. Bu konu ile ilgili bütün kaynakları araştırmış, kabrini ziyaret için, İskilib'e gitmiş biriyim. Âtıf Hoca'nın tutuklu bulunduğu zamanlardaki durumunu yazıya dökmüş tek şahidi Tâhir'ül Mevlevî' dir. Kendisi de Âtıf Hoca ile birlikte yargılandı. O, Âtıf Hoca'nın savunmasını yaptığını yazar. Ayrıca İstiklal Mahkemesi'nin zabıtları da bunu teyid ediyor. Yani Âtıf Hoca'nın savunmasını yapmadığı görüşü doğru değil. Kaldı ki, savunma yapmış olması Hoca'nın değerinden bir şey eksiltmez, bize doğrular yeter..
· *Ahmet Avşar isimli okuyucumuz ise, Âtıf Efendi'nin, rüyasında Peygamber Efendimizi gördüğünü ve bu yüzden savunmasını yırttığını N. Fâzıl da yazmıştır, ama doğru değildir..' diyor..
·
*Ali Gürel isimli okuyucumuz da, Âtıf Efendi konusunda, 'Allah şehadetini kabul, mekanını cennet eylesin
Zâlimlere, katillere lanet ve azapları çetin olsun..' dile getirmiş duygularını..
· *Hollanda'dan İbrahim Turgut isimli okuyucumuz da, 'yazılarınızı, değerlendirmelerinizi her sabah, namazdan sonra okuyorum ve Almanya-Köln'deki Millî Görüş merkezinde 15 yıl öncelerde tanışıp sohbet ettiğimiz günlerden beri takib ediyorum.. Allah, hayırlı ömürler versin..' niyazında bulunuyor.. Teşekkürler..
· *Mahmûd isimli okuyucumuz da, 30 Ocak günlü ve Özbekistan konulu yazımız üzerine, 'Bu güzel yazıdan dolayı teşekkür ederim' dedikten sonra, ilginç bir noktaya değiniyor ve 'Özbekistan tarihî ve manevî olarak güzel bir coğrafya. Bir hafta gezdik, ama Ezan sesi duyamadık. Hâlâ komünist sistem devam ediyor. Buna rağmen, yine de o coğrafyanın görülmesini isterim.' diyor..
· --Okuyucumuzun bu tesbiti üzerinde, bu konuyu, Özbekistan'da bulunan ve üniversitede okuyan bir kardeşe sorduk, telefonla...
· 'Evet, Ezan okunuyor, ama, bazı vatandaşların, ezan sesinden rahatsız oldukları gerekçesiyle mahkemeye şikayette bulunması üzerine, ses iyice kısıldı, mahkeme kararıyla..' dedi..