
Din hakkında ahkâm kesecek değilim. Dini eğitimim olmadığı için taklit makamında kalmayı tercih ettim. Yazı hayatım boyunca da bu alana girmekten hep uzak durdum. Öğrendiklerimle çözemediğim bir konu olduğunda ise ekseriyetin tabi olduğu kaynaklara başvurmayı tercih ettim. Şimdi yazacaklarım bu neviden değil. Dolayısıyla din hakkında hüküm veriyor değilim. Böyle anlaşılmasını istemem.
Müslüman olarak yaşamanın zor olmaması gerektiğini düşünüyorum. Yani dinin amacı, hayatı insanlar için zorlaştırmak, çileli hâle getirmek olmamalı. Allah'ın koyduğu kuralların önemli bir kısmı, insanların, toplumların bir düzen ve esenlik içinde yaşayabilmelerini sağlamak için.
"İslam, barış ve esenlik dinidir" dediğimizde, adaletle hükmedilen bir düzenden bahsediyoruz. Bunun nasıl sağlanacağının şifrelerini de din veriyor. Sağlayıp sağlayamamak ise insanoğlunun dünya imtihanı. Bu, dinin toplumsal yönü.
Allah'a olan kulluğumuz ise daha özel bir alan. Dolayısıyla Allah'la bizim aramızdaki muhabbetin mertebesi orada belirleniyor.
Peygambere olan hürmetimiz bu ikisi arasında bir yerde. Hem ibadetlerimizde hem dinin toplumsal hükümlerinde Peygamberimiz, sünnetiyle merkezi bir yerde. Onun sünnetine uygun hareket etmek, tüm Müslümanları aynı secdeye yöneltiyor.
Peygamber Efendimizin sünneti ve sözlerinin yorumlanışıyla oluşan bir İslam tarihi söz konusu. Günahıyla sevabıyla bu tarihi yok sayamayız. 1400 yıl boyunca oluşan tarihî birikimi atlayarak yorum yapmak, doğruluğu ya da yanlışlığından daha önemli bir kusuru haiz. Bu yaklaşımın kendisi kibir ve aşırılık barındırıyor.
1400 yıl boyunca yaşayan Müslümanların algılayış ve yaşayışlarının ürettiği birikimi kerih görmek, ne makul ne makbul bir tutum olabilir.
Hepsinin üstünden atlayarak varılabilecek yer, Peygamberin yaşadığı zaman olamaz. Büyük tarihsel birikimi yok sayarak yaptığın şey, kendini peygamber yerine koymaktan çok da farklı bir tutum değil.
"Kur'an'ı okur anlarım, anladığım da bana yeter" dediğinde, nefsine uygun bir tefsir de çıkarabilirsin. Ya da kendini tefsir zenginliğine kapatıp dinin dar ve zor bir yorumuna hapsolabilirsin.
Kendi başına yaşayacağın bir İslam... Bu din değil, başka bir şeydir...
Bu yolu tutanlara gelene de mezhepsiz deniyor. "Peygamberin mezhebi mi vardı?" şeklinde çok güçlü olduğunu düşündükleri bir argümanla kendini savunan bu görüşü bir nebze de olsa anlaşılır kılan realite ise, İslam tarihi boyunca oluşan mezhep ve yorum adı altındaki aşırılıklar, savaşlar, kıyımlar...
Hz. Muhammed'in (sav) masumiyetini tartışmaya açanlar bir tarafta, ondan gayri imamlar silsilesine masumiyet yükleyenler diğer tarafta.
Siyasi tartışmaların, anlaşmazlıkların itikadî boyut kazanmasıyla oluşan inanç sistemleri, zamanla aşılamaz bir tarihsel hafıza da oluşturmuş. Mezhepler; bir yöntem, yorum, birikim, yol, içtihat zenginliği olmanın ötesine geçmiş.
Öyle ki kimsenin kimseyi ikna edemediği bir vasat oluşmuş. Oysa İslam'ın toplumsal hayatla ilgili hükümlerinde ve Hz. Muhammed'in (sav) hayatında en belirgin şey, itidal ve denge üzere olmak.
İfrat ve tefridi yasaklayan, makule çağıran bir din İslam.
Kur'an-ı Kerim, Ehl-i Kitap'a konuşurken de aynı şeyi söylüyor: "Dininizde aşırıya gitmeyin, Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah'ın elçisidir" (Nisa, 171) diyor. Kur'an'daki kıssaların tamamında helak sebeplerini sıralarken Allah, ifrat ve tefritten örnekler veriyor.
Şia'yı eleştirmemizdeki temel sebep de bu değil mi zaten?
Bu uzun girizgâhı iki satır için yazdım diyebilirim. Bugün İsrail ve ABD belasının İslam coğrafyasını yakıp yıkmasında da temelde Müslümanların itidal ilkesinden uzaklaşmış olması yetiyor.
Kendi aralarında itidali terk edenler, gerçek hasımlarla mücadele ederken birlik olamazlar.
İsrail ve ABD, İran'da çocukları katletmekten çekinmezken odağımızın mezhep tartışması olması da makul ve makbul olanın uzağına düştüğümüzü gösteriyor.