
İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın ikinci haftasında Ortadoğu'nun tamamını etkileyen ve küresel ekonomiyi kuşatan bir süreçle karşı karşıyayız. Haber akışları çatışmanın İran ile İsrail arasında yürüyen bir askeri mücadele olmaktan çıktığını, enerji hatlarından vekil güçlere kadar uzanan geniş bir jeopolitik alana yayıldığını kanıtlıyor.
İlk aşamada ABD ve İsrail'in stratejik hedefi İran'ın askeri altyapısını felç etmek ve rejim içinde çözülmeyi tetiklemekti. Ancak savaşın ikinci haftasında ortaya çıkan manzara bu beklentinin gerçekleşmediğini gösteriyor. İran yönetimi, Ali Hamaney'in ölümünün ardından yeni lider Mücteba Hamaney etrafında yeniden toparlanma süreci yaşadı. Tahran'da ciddi bir çözülme ya da iktidar boşluğu görülmedi. İran'ın askeri kapasitesi zarar görmüş olsa da devlet sistematiğinin ayakta olduğu bir gerçek. Yıpratma stratejisi ile ABD-İsrail cephesinin mühimmatlarını erittiklerini biliyoruz. Tahran yönetimi savaşı kısa sürede kaybetmemek, çatışmayı bölgeselleştirerek maliyeti artırmak ve enerji hatları üzerinden küresel bir baskı oluşturmak istiyor.
İran'ın misilleme stratejisinin en hassas boyutu enerji sahasında ortaya çıkıyor. Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gelişmeler, savaşın yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve jeostratejik bir krize dönüştüğünü gösterdi. İran'ın boğazdan geçen ticari gemilere yönelik saldırıları ve tanker trafiğinin aksaması küresel enerji piyasalarında ciddi bir tedirginlik yarattı. Hürmüz'den geçen petrol, dünya ticaretinin yaklaşık beşte birini oluşturuyor. Bu hattın kesintiye uğraması küresel ekonomiyi doğrudan rahatsız ediyor.
İran'ın misillemeleri İsrail'in yanı sıra Körfez'deki Amerikan askeri altyapısını ve enerji tesislerini hedef aldı. Bahreyn'deki petrol rafinerisine yönelik saldırı ve bölgedeki enerji tesislerinde yaşanan hasar, savaşın Körfez monarşilerini de doğrudan etkileyen bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Bahreyn'in aynı zamanda ABD'nin 5. Filosuna ev sahipliği yaptığı düşünüldüğünde, bu saldırılar sembolik olmaktan çok daha geniş bir stratejik mesaj içeriyor. İran, savaşın maliyetini yalnızca İsrail'e değil, ABD'nin bölgedeki güvenlik mimarisine de yaymaya çalışıyor.
Benzer bir tablo Umman'da da ortaya çıktı. Uzun yıllardır bölgesel diplomaside arabulucu rolü üstlenen Umman'ın limanları ve enerji tesisleri de saldırıların hedefi haline geldi. Bu durum savaşın deniz ticaret yolları üzerinden genişlediğini gösteriyor. Petrol tankerlerine yönelik saldırılar ve liman altyapısındaki hasar, Ortadoğu'nun enerji güvenliğinin doğrudan risk altına girdiğini ortaya koyuyor.
Savaşın belki de en kırılgan sahası Lübnan cephesi. Hizbullah'ın İsrail'e yönelik saldırılarıyla birlikte İsrail ordusu Lübnan'da çok daha geniş kapsamlı sivilleri de hedef alan bir bombardıman başlattı. Hava saldırıları Beyrut'un merkezi bölgelerine kadar ulaştı ve yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği bildiriliyor. Lübnan'da yerinden edilen insanların sayısı yüz binleri aşmış durumda. Bu durum hızla artan bir insani krize işaret ediyor.
İsrail açısından Lübnan sahası stratejik bir anlam taşıyor. Mevcut savaş ortamı İsrail için bu hedefi gerçekleştirmek adına bir fırsat olarak görülüyor. İran cephesinde küresel baskı neticesinde ateşkes gerçekleşse bile, Lübnan'da hiç bitmeyecek bir çatışma ihtimali var.
Ortaya çıkan tablo üç önemli gerçeğe işaret ediyor. Birincisi, savaş İran ile İsrail arasında yürüyen bir çatışma değil. Lübnan, Irak ve Körfez ülkelerini içine alan geniş bir bölgesel kriz alanı oluşmuş durumda. İkincisi, enerji güvenliği savaşın merkezine yerleşmiş görünüyor. Hürmüz Boğazı ve petrol tesisleri üzerinden yürüyen mücadele, askeri operasyonların ötesinde küresel ekonomi üzerinde de ciddi bir baskı yaratıyor. Üçüncüsü ise hiçbir taraf kesin bir zafer elde edebilmiş değil. Trump'ın hedefe koyduğu İran yönetimi çökmüş görünmüyor aksine Hamaney'e yapılan saldırı toplumsal direnci pekiştirmiş durumda. ABD ve İsrail ise askeri baskıyı artırarak İran'da halkı sokağa dökeceğine inanıyor. Bugün itibariyle Ortadoğu'daki çatışmanın kısa sürede sona ermesi ihtimali zayıf görünüyor.
Peki İran tek başına mı? Evet demek mümkün değil. Çin ve Rusya'nın istihbarat, diplomasi, siber güvenlik gibi alanlarda destek vermemesi imkansız. İran'ın son yıllarda füze sistemlerinde yaşanan gelişme tesadüf değil. Üstelik uzun menzilli atışlarda hedeflerin koordinatları konusunda uydu desteği aldığını söyleyebiliriz. Bu savaşın ABD-Çin-Rusya üçgeninde nereye oturduğunu anlamak için 2008 finansal krizi, çok kutuplu dünya, enerji rekabeti, ticaret koridorları ve petrodolar sistemi üzerinden birikmiş tartışmalara dikkatle bakmak gerekiyor.
Savaşın savaşın takvimi çok geriye gidiyor. En azından 2020'deki Beyrut Limanı'nın patlatıldığı günden beri enerji ve lojistik damarları hibrit savaşın gündemindeydi. Bugün Hürmüz Boğazı açık olsa bile gemiler geçemiyorsa, artık boğaz trafiğe kapanmış demektir. Bazı rafinerilerin devre dışı kalması, sigortacıların sözleşmeden kaçması ve petrol ve doğalgaz sevkiyatındaki kırılma savaşın küresel ekonomik kriz üreten bir safhaya geçtiğini gösteriyor.