
ABD'nin İran'a yönelik askeri hamlesi yalnızca Orta Doğu'daki bir güvenlik krizinin sonucu değil. Bu hamlenin arkasında çok daha geniş bir jeopolitik hesap bulunuyor. Washington'un attığı adımlar, yalnızca İran'ı değil aynı zamanda Çin'i hedef alan dolaylı bir stratejinin parçası olarak okunabilir.
Çin uzmanı Gordon Chang'a göre ABD'nin İran politikası doğrudan değil, dolaylı biçimde Çin'i hedef almaktadır. Chang'a göre mesele yalnızca nükleer program veya bölgesel güç dengeleri değildir; asıl hedef Çin'in enerji güvenliğidir.
Çünkü Çin ekonomisinin büyümesi büyük ölçüde ucuz enerjiye dayanıyor.
Veriler de bunu gösteriyor.
Venezuela, Çin'in petrol ithalatının yaklaşık %3–4'ünü karşılıyor. Ancak İran'ın payı çok daha büyüktü. İran'dan Çin'e giden petrol oranı bazı yıllarda %15 ila %23 arasında değişmektedir.
Bu durum İran'ı Pekin için kritik bir enerji tedarikçisi haline getiriyordu.
Chang'a göre Washington'un stratejisi tam da burada devreye giriyor: İran'ın petrol kaynaklarını baskı altına alarak Çin'in ucuz enerjiye erişimini zorlaştırmak.
Çin fabrikaları uzun süredir indirimli İran petrolüne bağımlı durumda. Eğer bu akış kesilirse Pekin artık petrolü piyasa fiyatlarından almak zorunda kalacak. Bu da Çin'in üretim maliyetlerini yükseltebilir.
İSRAİL FAKTÖRÜ VE BÖLGESEL ALGI SAVAŞI
ABD'nin İran politikasını yalnızca Çin rekabetiyle açıklamak da yeterli değildir. Bu stratejinin önemli bir boyutu da İsrail'in güvenlik perspektifidir.
İsrail uzun yıllardır İran'ı varoluşsal bir tehdit olarak tanımlıyor. Ancak bu tartışmada dikkat çekici bir çelişki de bulunuyor.
İran bugüne kadar doğrudan hiçbir komşusuna saldırmazken dolaylı olarak vekalet savaşları yürütmüştür. Buna karşılık İsrail'in son yıllarda Lübnan, Gazze ve Suriye başta olmak üzere birçok bölgeye askeri operasyon düzenlediği biliniyor.
Nükleer tartışma da benzer bir çelişkiyi ortaya koyuyor.
İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'nı (NPT) imzalamış bir ülkedir ve programı uluslararası denetime tabidir. İsrail ise bu anlaşmayı imzalamayı reddeden ülkelerden biridir.
Uluslararası güvenlik literatüründe İsrail'in yaklaşık 70–100 nükleer savaş başlığına sahip olduğu yönünde güçlü bir konsensüs bulunmaktadır. Bununla birlikte bazı analizlerde tahminler 75 ila 400 başlık arasında değişen daha geniş bir aralıkta verilmektedir.
Bu nedenle İran'ın nükleer programı etrafında yürütülen tartışmanın yalnızca teknik değil aynı zamanda jeopolitik bir algı savaşının parçası olduğu da söylenebilir.
MEŞRUİYET SORUNU
Her savaşın sürdürülebilirliği yalnızca askeri güçle değil, aynı zamanda siyasi meşruiyetle belirlenir. ABD tarihinde Vietnam'dan Irak savaşına kadar birçok askeri operasyonun kaderini belirleyen en kritik unsur iç kamuoyu desteği olmuştur.
Bugün İran'a yönelik askeri operasyonlar için ABD'de güçlü bir siyasi mutabakat bulunduğunu söylemek zor. Kongre onayı olmadan yürütülen bir savaşın uzun süre devam etmesi oldukça zordur. Kamuoyu desteğinin sınırlı olduğu bir ortamda askeri operasyonların genişlemesi Washington yönetimi için ciddi bir siyasi maliyet yaratabilir.
Bu nedenle Amerikan kamuoyunda giderek daha yüksek sesle sorulması muhtemel bir soru var:
Bu savaş gerçekten ABD'nin güvenliği için mi yürütülüyor, yoksa bölgesel müttefiklerin güvenliği için mi?
İRAN TOPLUMUNUN DİRENÇ KAPASİTESİ
İran'ın siyasi ve toplumsal yapısını anlamadan bu krizi analiz etmek mümkün değildir. İran son kırk yılda çok ağır ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Buna ek olarak 1980–1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı ülkenin toplumsal hafızasında güçlü bir direnç kültürü oluşturmuştur.
Bu nedenle İran'da dış saldırıların çoğu zaman iç çözülme yaratmadığı, aksine toplumda kenetlenme etkisi oluşturduğu görülmektedir.
Lider değişimi veya siyasi krizler, dış askeri baskı altında genellikle beklenen sonuçları üretmez. Tarihsel örnekler, dış müdahalelerin çoğu zaman iç siyasi dayanışmayı güçlendirdiğini göstermektedir.
KÖRFEZ VE ENERJİ ŞOKU
Orta Doğu'daki herhangi bir askeri kriz, küresel enerji piyasalarını doğrudan etkiler. Özellikle Körfez bölgesindeki güvenlik dengesi dünya ekonomisi açısından kritik öneme sahiptir.
Eğer bölgesel gerilimler tırmanır ve Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol akışı kesintiye uğrarsa küresel petrol fiyatlarında çok sert yükselişler görülebilir.
Bazı enerji analistlerine göre böyle bir senaryoda petrol fiyatlarının varil başına 150 doların üzerine çıkması mümkündür.
150 dolar seviyesindeki petrol fiyatı ise yalnızca enerji piyasalarını değil, ABD ve Avrupa ekonomilerini de doğrudan sarsabilecek bir enerji şokuna dönüşebilir.
Enerji krizlerinin siyasi sonuçları genellikle çok hızlı ortaya çıkar. Ekonomik baskıların birkaç hafta içinde iç politik tartışmaları derinleştirmesi mümkündür.
Bugünkü tabloya bakıldığında ABD'nin İran karşısında hızlı bir askeri sonuç elde etmesi oldukça zor görünmektedir.
Washington düşük kamuoyu desteğiyle, sınırlı mühimmat kapasitesiyle ve küresel riskleri artıran bir ortamda askeri operasyon yürütmektedir. Buna karşılık İran toplumu kırk yılı aşkın süredir ağır yaptırımlara rağmen direnç geliştirmiş bir siyasi yapıya sahiptir.
Bu nedenle İran'ın kısa sürede çökmesi ya da hızlı bir rejim değişikliği yaşaması olasılığı oldukça düşüktür.