
Şubat 2026 itibarıyla ABD'nin Orta Doğu'ya yaptığı askerî yığınak iki haftadır vurguladığımız gibi diplomatik caydırıcılık sınırlarını aşmış durumda. Uçak gemileri, stratejik bombardıman unsurları, Hint Okyanusu'ndan Körfez'e uzanan üs zinciri ve saatli bombanın yanında kurulmuş diplomasi masası... Bu tablo yalnızca bir kriz anını değil, uzun süredir inşa edilen hibrit baskının son aşamasını işaret ediyor. Savaş henüz başlamadı; ancak savaş senaryoları piyasalarda satın alındı.
Geçtiğimiz yazılarda da vurguladığım gibi, burada konvansiyonel bir savaş hazırlığından çok hibrit baskının kurumsallaşmış bir formu söz konusu. Diplomasi açık tutuluyor, müzakere çağrıları sürüyor; fakat aynı anda ekonomik yaptırımlar genişletiliyor, askeri konuşlanma artırılıyor ve psikolojik eşik yükseltiliyor. Amaç askeri zafer değil; İran'ı stratejik teslimiyete zorlamak. Nükleer programda kalıcı sınırlama, bölgesel vekillerin koparılması ve kırmızı çizgilerin kabul ettirilmesi... Bu süreç, savaş ile barış arasındaki gri alanın bilinçli biçimde genişletildiğini gösteriyor.
Ankara öteden beri İran-ABD ilişkilerindeki tansiyonu düşürmekten yana oldu. Ancak yine çok eskiden beri Irak ve Suriye sahasındaki Tahran etkisinden de huzursuzdu.
Haftalardır artan hibrit baskının bölgemizdeki izdüşümü Irak sahasında karşımıza çıkıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın terör örgütü PKK'nın Irak'taki varlığına ilişkin, "Bu işin bir de Irak ayağı var. Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var. İnşallah Irak'ta buradakinden ders çıkartırlar da daha akıllı bir karar alırlar ve oradaki geçiş daha kolay olur." açıklaması ve özellikle Sincar/Şengal hattına yapılan vurgu, Bağdat'ta tepki yarattı. Türk büyükelçisinin çağrılması, Irak sahasının ne kadar hassas bir denge üzerinde durduğunu gösterdi.
Ancak Irak dosyasını yalnızca güncel diplomatik gerilim üzerinden okumak eksik olur. Hediye Levent'in Ali Talebi ile yaptığı kapsamlı röportaj, hafızalarımızı tazeletiyor. İran'ın Irak sahasındaki varlığının yeni olmadığı, aksine tarihsel bir arka planı olduğunu unutmayalım.
Talebi röportajda şu tespiti yapıyor: "İran'ın Irak sahasındaki ilişkileri yalnızca 1979 devriminden sonra başlamadı; Şah döneminde de İran'ın Irak'taki Kürtler ve Şiilerle ilişkileri vardı." 1975 tarihli Cezayir Anlaşması sonrası İran'ın Irak içindeki Kürt ve Şii unsurlarla temaslarını artırması, Saddam döneminde bu ilişkilerin farklı biçimlerde sürmesi ve İran–Irak Savaşı sırasında bazı Kürt ve Şii grupların İran safında yer alması, bugünkü denklemin tarihsel temelini oluşturdu.
Talebi'nin ifadesiyle: "İran–Irak Savaşı sırasında Irak'taki bazı Kürt gruplar ve Şii unsurlar İran'ın yanında Saddam'a karşı savaştı. Bugünkü Haşdi Şabi'nin çekirdeğini oluşturan (Bedir'den bahsediyor) yapılar bu dönemde şekillendi."
Bu cümle önemli. Çünkü Haşdi Şabi'yi yalnızca IŞİD sonrası bir yapı olarak görmek yanıltıcıdır. 2014'te Sistani'nin fetvası ile kurumsallaşan yapı, aslında İran'ın Irak sahasındaki uzun yürüyüşünün son halkasıdır.
Talebi bir başka noktaya daha dikkat çekiyor: 1979'dan sonra İran'ın devrimi ihraç etme politikası vardı ve Irak bu stratejinin mihenk taşıydı. Irak yalnızca komşu bir ülke değil; İran açısından Akdeniz'e uzanan bir stratejik derinlik hattının başlangıç noktasıdır. "Şii hilali" tartışmalarının arka planında da bu jeopolitik arayış yer alır. Irak–Suriye–Lübnan hattı, yalnızca ideolojik değil, askeri ve lojistik bir koridor fikrinin ürünüdür.
Bugün Sincar hattındaki gerilim bu tarihsel bağlamdan bağımsız değil. Suriye–Irak sınırını kim tutacak sorusu, aslında İran'ın kırk yıllık nüfuz siyasetinin hangi ölçüde daralacağı sorusudur. Türkiye'nin PKK varlığına karşı kararlı tutumu, Haşdi Şabi'nin bulunduğu alanlarla doğrudan temas anlamına geliyor. Bu da Ankara–Bağdat hattını olduğu kadar Ankara–Tahran hattını da etkiliyor.
Irak'ta ortaya çıkabilecek yeni bir istikrarsızlık dalgası, Türkiye'yi istemese de sürecin içine çekebilir. Türkiye uzun yıllardır Irak'ta merkezi devlet kapasitesinin güçlenmesini ve sınır hattında silahlı yapıların tasfiyesini savunuyor. Ancak güç boşluğu derinleşirse, Ankara'nın diplomatik ve güvenlik angajmanını artırması bir tercih değil, zorunluluk haline gelebilir.
Irak sahası, küresel hibrit baskının düğüm noktası haline gelmiş durumda. İran dosyası artık yalnızca Vaşington–Tahran hattında yürüyen bir baskı müzakeresi değil. Kabul etmeliyiz ki olası senaryoların en kırılgan halkalarından biri Irak'tır. İran'ın Irak'ta yıllar içinde inşa ettiği tarihsel ağlar, Haşdi Şabi'nin kurumsal gücü ve Süleymaniye-Erbil-PKK alan rekabetleri iç içe geçmiş bir denge üretirken, ABD'nin hibrit baskısı İran'ı stratejik teslimiyete zorlamayı hedefliyor. Tahran bu baskının etkisini Irak sahasındaki nüfuzu üzerinden sınırlamaya çalışsa da, ortaya çıkan mücadele Irak'ın iç dengelerini sarsma potansiyeli taşıyor. Bu denklemin kırılması ya da yeniden kurulması ise yalnızca İran'ı değil, Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörleri de doğrudan etkileyecek bir sonuç doğurabilir.
Eğer Irak'ta güç boşluğu derinleşir, milis dengesi yeniden hareketlenir ve sınır hattında istikrarsızlıklar başlarsa, Türkiye'nin sürecin dışında kalması mümkün olmayacaktır. Bu bir tercih meselesi değil coğrafyanın dayattığı bir zorunluluk olacaktır. Irak sahasında oluşacak her istikrarsızlık dalgası, Ankara'yı ya diplomatik ya güvenlik ekseninde daha görünür bir rol almaya zorlayabilir.
Dolayısıyla bugün konuştuğumuz mesele yalnızca İran'a yönelik baskı değil; Irak üzerinden şekillenecek yeni bölgesel denge arayışı olarak okunmalı. Bu denge kurulamazsa, hibrit baskı yerini kontrolsüz bir kırılmaya ve bölgeyi kaosa sürükleyebilir.