
Bir kompozisyon nasıl yazılır sorusunun pratikteki cevabı gibidir, İsrail'in başlangıçtan günümüze kadar izlediği rota. Giriş (Kuruluş), gelişme (yerleşme) ve sonuç (büyüme). Bu rotanın önündeki engelleri kaldırma görevini, sürece göre değişen aktörleriyle Batı emperyalizmi üstlenmiş. İsrail'e düşen görev ise, açılan, engellerden temizlenen yolda emin adımlarla ilerlemek.
Kuruluş için Osmanlının bertaraf edilmesi gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşı'nda bu hedefe ulaşıldı. Ondan sonra Yahudilerin Filistin'e göçlerinin bir meşruiyet zeminine dayandırılmasına sıra geldi. Bu da İkinci Dünya Savaşı sürecinde Almanların Yahudilere karşı gerçekleştirdikleri soykırımla temin edildi. Tabi savaşın sonunda Almanlar bertaraf edildi. O gün bugündür İsrail'in karşısında boynu bükük el pençe duran bir esirden farksızdır Almanya. Bakmayın ekonomik gürbüzlüğüne. Neticede mağduriyet, mazlumiyet, soykırım, Holokost zırhına bürünen "masum" Yahudiler için bir yurt olarak İsrail devleti kuruldu.
Kuruldum demekle iş bitmiyor tabi, hem dünyanın dört bir yanından göç edip gelen Yahudilere güven aşılamak hem de bu devlete şiddetle karşı çıkan Araplara bu devletin kalıcı olduğunu kanıtlamak için zaferlerle dolu bir tarihe ihtiyaç vardı. Nitekim altı gün içinde altı Arap devletini yenilgiye uğratan bir devlet bölgede kalıcılığını kanıtlamış, dediğim gibi hem içerideki hem de hala göç etmekte tereddüt eden dışarıdaki Yahudilere güven vermiş oldu böylece. Yerleşme aşaması da büyük kısmı Batı emperyalizminin kotardığı mizansenlerle gerçekleşti. Bu aşamaya gelinceye kadar Batı emperyalizmi adına İsrail'in kuruluşunu ve kalıcılığını temin etme sürecini Büyük Britanya deruhte etti. Sıra İsrail'in büyümesi aşamasına gelmişti. Bu görevi de daha büyük bir emperyalist güç olan Amerika üstlendi.
Bu iki aşamanın başat iki aktörü olan Batı emperyalizminin ve İsrail'in stratejik hareket ettiklerini, bu stratejinin mağduru olan Osmanlı, sonra Araplar ise tepkisel davranmaktan öte bir vizyon ortaya koyamadıklarını söylemek durumundayız . Osmanlı o süreçte mevcudu korumanın mücadelesini veriyordu. Tabi bir strateji değildi bu. Dolayısıyla mevcudu korumanın derdine düşenin, yani ileriye dönük stratejisi olmayanın kaybetmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Arapların ise bu bağlamda bırakın bir stratejiye göre hareket etmelerini, doğru düzgün, derli toplu bir tepki bile ortaya koyamadıkları hepinizin malumudur.
Batı emperyalizminin stratejisi, İslam'ı, bir daha kendisi için bir tehdit oluşturmayacak şekilde geriletmek, İslam ümmetini stratejik akıldan yoksun küçük parçalara bölünmüş güçsüz oluşumlara hapsetmek ve muhtemel uyanışları ilk elden bastırması için İsrail aracılığıyla onları sürekli baskı altında tutmak, İsrail'in yetersiz kaldığı durumlarda da devreye girerek egemen kıldığı sistemi gerektiğinde yeniden dizayn ederek muhkemleştirmektir. İsrail'in stratejisi ise Batı emperyalizmi ile İslam ümmeti arasındaki bu mücadeleden istifade ederek kutsal metinlerinde vadedilen topraklara sahip bir büyük güç haline gelmektir. İki stratejik güç de birbirine muhtaç ve birbirinden besleniyor anlayacağınız. Şimdi kompozisyonun sonuç aşamasıyla karşı karşıyayız. Yani İsrail'in büyük bir güce dönüşme, vadedilen topraklara ulaşıp büyük bir devlet haline gelme aşaması.
Bu aşamada İran devleti, devrimden sonra stratejik hareket etme çabası içine girdi. Kudüs'ü, Mescid-i Aksa'yı kurtarmak, Filistin'de işgale son vermek gibi bir strateji deklare etti. Tabi her strateji gibi bunun da ona inanan ve günü gelince uğruna savaşı göze alacak bir sosyolojik tabana ihtiyacı var. Sanırım İran'ın stratejisinin aksayan tarafı burada gizlidir. Bütün bir İslam ümmetini ikna etmek yerine, özellikle ve yer yer sadece Şii tabana yöneldi. İslam ümmetinin geneline ise ulaşmada başarısız olduğu, hatta bazı yerlerde stratejik hatalar yaptığı da söylenebilir. Belki de İran'ın bu bağlamda başka seçeneği yoktu. Neticede yarım ve eksik de olsa ilk defa İslam ümmetinin içinden sadece tepkisel değil aynı zamanda stratejik bir duruş ortaya çıktı. Bu noktada daha geniş tabanlara hitap edebilen, daha stratejik düşünme kabiliyetine ve tarihine sahip olan Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan'ın bu denklemdeki yerlerini almaları stratejik açığı kapatmış olacaktır.
Gazze şehitlerinin kanı, ümmetin önüne stratejik bir ufuk açmışken bu fırsatı kaçırırsak, belki kalkınırız, güçleniriz, zenginleşiriz ama Almanlardan beter zebunlar haline geliriz.