Yazarlar

Nasuhi GÜNGÖR

Nasuhi GÜNGÖR

ngungor@stargazete.com

İsyan fısıltılarının mimarları

Nasuhi GÜNGÖR tüm yazıları

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Mısır’daki darbeden haftalar sonra çıkıp ‘Ordu demokrasiyi inşa ediyor. Endişe edecek bir durum yok’ mealinde konuşması, herhalde sıradan bir açıklama kabul edilemez.

Suriye’deki ayaklanmanın ardından ‘Beşar Esad mutlaka gitmeli’ tezini dile getiren, ancak buna dair somut adım atmak bir yana, Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bir paylaşımla Rusya’nın öne çıkmasına göz yuman bir yönetim var karşımızda. Dolayısıyla Washington, hiçbir zaman Esad karşıtı bir cephenin sahici bir aktörü olmadı. Bir adım daha ileri gidip Mısır ordusunu demokrasiyi inşa eden bir güç olarak tanımlaması da sürpriz değil.

Şam’dan Kahire’ye kadar uzanan bu duruşu izlerken, son günlerde hareketlenen Filistin girişimlerini de dikkatlerden kaçırmamak gerekiyor. ABD Başkanı Barack Obama’nın Mahmud Abbas ve Benyamin Netanyahu üzerinden aktif bir görüşme trafiği başlatması ve ‘Bölgenin istikrarı Filistin-İsrail barışına bağlı’ mesajını vermesi de bu parantezin uyumlu bir parçası.

Suriye’de İhvan merkezli Sünni bir Arap iktidarı istenmediği için Esad hala ayakta. Onu devirmek için aranan ılımlı güç dengesi ise bulunamadı. Mısır’da İhvan ve Muhammed Mursi iktidarı, tüm bu arayışları alt üst eden bir seyir izlemeye başlayınca ABD ortaklığında bir darbeyle uzaklaştırıldı. Filistin’de ise Hamas’ı neredeyse yok sayan bir yaklaşımla barış görüşmeleri yapılıyor.

Hamas’la İhvan arasındaki yakınlık herkesin malumu. Keza Suriye İhvanı’nın meşru bir iktidarın güçlü bir parçası olacağı da. Sözün kısası, hayli geniş bir alanda İhvan ve benzeri yapıların iktidar serüvenine ne pahasına olursa olsun geçit verilmiyor. Mursi’ye yönelik suçlama zincirinin ilk halkasının Hamas’a ve Gazzeli teröristlere yardım olması herhalde tesadüf olmasa gerek.

***

Buradan Türkiye’ye yönelik yakın tarihin en büyük saldırısı olan Gezi operasyonuna bir kapı açabiliriz. Kuşkusuz tarihi tecrübesi, siyasi ve ekonomik gücü, en önemlisi istikrarı ile Türkiye’yi yukarıda saydığımız zincirin bir parçası olarak tanımlamak haksızlık olur. Ancak tam da bu noktada Gezi operasyonu, hatta ondan önce başlayan birtakım operasyonların kullandığı dili, öne çıkardığı kavramları dikkatle incelemekte yarar var.

Türkiye-ABD basketbol dünya şampiyonası finalinde Başbakan Erdoğan’ı protesto edenler, ısrarla ‘sivil diktatörlük’, ‘mahalle baskısı’ gibi kavramlar icad edenler, kendi sınıfsal çıkarlarını öne çıkarıp ‘Biz yoksak çözüm de olmasın, gerekirse memleket yansın’ dayatmasında bulunanlar, düne kadar heyecanla destek verdiği çözüm sürecinde sırf ‘Akil Adamlar’ listesinde yer alamadığı için sürece savaş açanlar, hatta hızını alamayıp Gezi kepazeliğine ‘devrim’ süsü verenler.

***

Listeyi uzatmak mümkün, ama gereksiz. Kerry’nin Mısır’la ilgili sözlerindeki orduyu çıkarın, durum farklı değil. Yani bizde de pekala bu operasyonu yürütecek gayrı meşru bir güçle işbirliği yapabilirler.

Ülkemizdeki bazı çevreler demokrasiyi ancak kendilerinin inşa edecekleri bir süreç olarak gördükleri ve dayattıkları için isyan halindeler. Diyorlar ki, bu AK Parti, bu Tayyip Erdoğan, esasen bu Müslümanlar, bizim sırtımızdan bir demokrasi yolculuğuna çıktılar ve güçlendikleri anda yollarını ayırdılar. Onun için ne pahasına olursa gitmeliler. Türkiye’de bu inşa faaliyetini yapacak bir ordu olmadığına göre, Gezi’de başlatılan isyanın daha geniş alanlara yayılması için hazırlık yapılıyor.

Bu saatten sonra acaba filan demeye de gerek yok. Herkes nerede ve niçin durduğunu gayet iyi biliyor. Birkaç istisna dışında ufukta beliren isyanın sosyolojik kodlarını yazanların uyarıcı değil, zil takıp oynayacak tayfadan olduğunu da unutmayalım.