
Şöyle bakıyorum da "Acemin oyunu"nu yeni duyuyormuş gibi yorum yapıyor birileri. Hafızasız yorumlardan ortalığa dökülen şaşkınlıklar pes dedirtiyor insana. Hemen hatırlatayım; gerçeklikleri dile getirdiğim için kızılmasın sonra: İran'ın siyaset teolojisi, bölgenin tarihine karşı kaos çıkarmak üzerine şekillenmiştir. Yani İran'a karşı her ne yapıyorsanız, onun menfaatine arabulucu olmak da dâhil, dikkatli olmak zorundasınızdır.
İran, görüşmeleri Umman'a kaydırırken, İstanbul'u oyalama taktiğinin aparatı olarak göstermeye çalışıyor. Bunun da farkındayız.
Ne var ki sorun, gerçekten o klasik Amerika–İran restleşmelerinin ötesine geçmek üzere. Onun için olacak ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, Orta Doğu gezisi dönüşünde "olası bir savaş bölgeyi felakete götürür" uyarısında bulundu.
Bu tabloyu daha önce yazmıştık.
ABD, Orta Doğu'daki askerî yığınağını sürdürüyor. Ama abartıldığı kadar değil. Hadi söylendiği gibi olsun; bu yığınak Washington'a hareket serbestisi kazandırmaz, aksine onu daha fazla bağlayan bir yük hâline gelir.
Bu, İran'ın gücünden kaynaklanan bir durum değil. Bu, coğrafyanın ve savaş biçiminin değişmesinden kaynaklanıyor. Dar sularda, asimetrik kapasitelere karşı, pahalı ve sınırlı savunma sistemleriyle beklemek caydırıcılık üretmez. Risk üretir. Ve bu risk, planlı bir savaştan değil, kontrol dışı bir temastan beslenir.
Öte yandan askerî envanter sayımı yapılır gibi yorumlar yapılıyor ama siyasal ve ekonomik bedel hiç hesaba katılmıyor. Ekranlarda güç, bağlamından koparılarak sunuluyor; Washington'un vuramamasının nedeni bilinçli biçimde sorulmuyor. Mutlak güç vehmiyle konuşmak kolay; fakat açıklayıcı değil. Eğer bu kadar güç varsa, neden kullanılmıyor sorusu özellikle es geçiliyor.
Bu açmazın bir diğer boyutu da İsrail faktörü. ABD bugün kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda değil, Netanyahu'nun açtığı kriz başlıklarını yönetmek zorunda kaldığı bir zeminde hareket ediyor. Washington bu gerilimi istemiyor ama kontrol etmek zorunda hissediyor. Bu da ABD'yi inisiyatif alan değil, sürüklenen bir aktöre dönüştürüyor.
Körfez ülkelerinin tutumu bu yüzden dikkat çekici. Ne açık destek var ne yüksek sesli tehdit. Sessizlik hâkim. Çünkü Körfez başkentleri çok net görüyor: Bir çatışmanın bedelini Washington değil, bölge ödeyecek. Petrol tesisleri, limanlar, sigorta maliyetleri ve finans merkezleri doğrudan hedef hâline gelecek. Bu yüzden kimse ABD adına risk almak istemiyor.
Hürmüz Boğazı meselesi de tam burada kilitleniyor. Burası askerî bir geçit değil, küresel ekonominin boğazı. Boğazda yaşanacak en küçük bir aksama, sadece petrol fiyatlarını değil, küresel krizin derinliğini de belirler. ABD için bu durum, dış politika başlığı olmaktan çıkar; doğrudan iç siyasi krize dönüşür. Enflasyon baskısı, piyasa paniği ve borç yükü aynı anda devreye girer.
Çin ve Rusya bu tabloda belirleyici ama sahnenin merkezinde değiller. Ne acele ediyorlar ne de doğrudan müdahil oluyorlar. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; ABD'nin hata yapmaya ne kadar yaklaştığıdır.
Ve burada dönüp başa geliyoruz.
Dar bir coğrafyada, yüksek gerilimle uzun süre beklemek hata üretir. Bu hata bir füze, bir dron ya da yanlış okunan bir radar sinyaliyle gelir. Kimsenin istemediği bir anda, kimsenin planlamadığı bir sonuç doğurur.
Cumhurbaşkanı'nın uyarısını bu açıdan okumakta fayda var.