Yazarlar

Halime KÖKÇE

Halime KÖKÇE

hkokce@stargazete.com

Kılıçdaroğlu’nun Wilders’ten farkı ne?

Halime KÖKÇE tüm yazıları

Günlerdir Hollanda'yı ve Almanya'yı konuşuyoruz. Avrupa'da yükselen sağı, göçmen karşıtlığını ve Türkiye düşmanlığını...

Avrupa ülkelerinin Türkiye'ye yönelik düşmanca yaklaşımı son yıllarda görünür hale gelmişti zaten; işi Türk bakanları "istenmeyen adam" ilan etme noktasına yeni getirdiler.

Göçmen karşıtlığı ise Avrupa'nın artık yapısal bir sorunu. Suriyeli göçmenleri tekmeleyen, botlarını batıran, gelmesinler diye sınırlarına tel örgüler çeken, "Yalnızca Hıristiyan olanları alalım" diyen profil, marjinal olmaktan çoktan çıktı ve Avrupa siyasetinin merkezine oturdu.

'Post gerçeklik' olarak adlandırılan bu yeni dönemin alameti farikası, yalanın siyasetin ana propaganda malzemesine olması.

Brexit referandumu, Türklerin, AB'ye girmek suretiyle İngiltere'yi işgal edeceği propagandasıyla yapıldı. Bir parodi olarak değil korkulara hitap eden negatif siyaset olarak...

Avrupa'daki Türk düşmanlığını besleyen tarihi hafıza bir yana, Türklerin camilerle ve etrafındaki komünitelerle Avrupa'yı fethe başladığı, bu korku siyasetinin temelini oluşturuyor. Belli ki bu ve benzeri korkular Avrupa için artık yönetilmesi zor bir krizi ifade diyor. Ve ne yazık ki bu süreci taşıyabilecek ve krizi akli selimle aşma imkanı sağlayacak siyasi liderlerden de mahrum Avrupa.

En makul siyasetçi Merkel, düşünün! O da tıpkı Rutte'nin seçim kaybetmemek için Wilders'leşmesi gibi yakında Martin Schulz'laşacaktır.

Zira Avrupa'da seçim kazanmak göçmen karşıtı kampanya yapmakla mümkün olabilmekte. Bu, en başta Avrupa Birliği'nin ama nihai olarak Avrupa toplumunun krizine işaret etmektedir.

Göçmen karşıtı CHP

Gelelim Türkiye'ye... Bizde iktidar olmak, ya da iktidarını kaybetmemek için göçmen karşıtı bir dil kullanmanıza gerek yok. Farazi bir şeyden bahsetmiyorum. Son üç dört seçimde iktidar partisi, dört milyona yakın Suriyeli göçmene ev sahipliği yapmış bu topluma teşekkür ederek, "Onlar muhacir ise biz de ensarız" diyerek seçim kazandı. Avrupa'da olanın tam tersi yani.

Buna mukabil Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu seçim vaadi, savaştan kaçıp ülkemize sığınan Suriyelileri geri göndermekti.

“Bizim gençlerimiz Suriye için Suriye’de şehit oluyor. Onların gençleri Türkiye’de. Nasıl oluyor bu?" diyerek açıktan kışkırtıcı bir dil kullandı. Sanki Fırat Kalkanı Operasyonu'nun sebebi Türkiye'nin güvenliği ve stratejik hedefleri değilmiş gibi.

Kılıçdaroğlu'nun Suriyeliler üzerinden kurduğu göçmen karşıtı dile zaman içinde başka siyasetçiler de eklendi.

CHP Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz, askerlik yaşındaki Suriyeli erkeklerin ‘Türk kızlarıyla gezdiği'ni söyledi. MHP'den ihraç edilen Sinan Oğan ise "Suriyeliler sahillerde Türk kızlarını dikizliyor" dedi. Aleni yabancı düşmanı bu söylemin Avrupa'dan farkı, sahiplerinin Türkiye'de ana akımı değil marjinal kesimi temsil etmesi, seçim kampanyalarında itibar görmemesi.

En önemlisi de, onda biri Avrupa'yı krize sokmuşken Türkiye'nin 4 milyona yakın mülteciyi taşıyabilmesi.

Yeri geldiğinde en ucuz göçmen karşıtı-yabancı düşmanı söyleme başvuran Kılıçdaroğlu, Avrupa'nın taahhütlerini yerine getirmemesi ve düşmanca tutumu sebebiyle Türkiye'nin Geri Kabul Anlaşması'nın iptalinden söz etmesine de tepki gösteriyor. Suriyeli göçmenlerin Avrupa'ya gitmesine de karşı çıkıyor yani. Onları ille de Suriye'ye göndermek istiyor.

“Suriyelilerin daha maliyetlerinin farkında değiliz. Yarın göreceksiniz, bütün düzenimiz bozulacak” diye de Kemal Kılıçdaroğlu.

"Bizim vatandaşlarımız hastaneye gider sıra bekler, Suriyeli beklemez" diyen de..

"Referandumda evet çıksın diye Suriyelilere vatandaşlık verdiler" yalanı tutmayınca şimdilerde "Evet oyu çıktıktan sonra ilk yapacakları iş, 3 milyon Suriyeliye vatandaşlık vermek"demeye başladı.

Sahi, Suriyelileri seçim malzemesine dönüştüren ve aleni yabancı düşmanlığı yapan Kemal Kılıçdaroğlu'nun Wilders'ten farkı ne?