
Türkiye'de bir laiklik sorunu yok, evet, ama laikliğin bağlamını düşünmediğimiz için.
Söz gelimi, İslam'ın eman kültürü varken, başka inançların tehlike altında olduğunu söyleyerek anokranizmin bütün veçheleriyle dayatılan laikliği bir güvence unsuru olarak göstermek hamakat değilse ne!
Başka bir tarihsellik içinde şekillenmiş, ama yine de her kurumu günün sonunda kiliseleşmiş bir uygarlığın bütün çelişkilerini ithal etmek ve bu çerçevede birbirimizi boğmaya çalışmak, evet tam bir hamakat göstergesidir.
Bir kere hemen belirteyim... Batı'daki laiklik tartışmasını anlamadan konuşmak, meseleyi yüzeyde bırakmaktır. Çünkü Batı'da laiklik, soyut bir özgürlük ideali olarak değil, çok somut bir iktidar krizinin ürünü olarak doğmuştur. Bu kriz, kilise ile siyasal otorite arasındaki uzun ve sert mücadeleden beslenmiştir.
Hristiyanlıkta din-devlet ayrımının ilk referansı İncil'de geçen şu cümledir: "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya verin." Bu sözle dünya iki otorite alanına ayrılır: Biri geçici ve siyasal olan, diğeri ruhsal ve ebedi olan. Bu ayrım zamanla "İki Krallık" anlayışına dönüşür.
Kavramların kökeni de bu yapıyı gösterir. "Laik" kelimesi Yunanca laos yani halk kökünden gelir. İlk dönem kilisede laikos, ruhban olmayan ama inananı ifade eder. Yani laik, dinsiz değildir; kilise hiyerarşisinin dışında olandır. Buna karşılık clericus, hayatını sakramentlere ve ibadete adamış ruhbandır. Orta Çağ'da bu ayrım kurumsallaşır. Ruhban ruhsal alanın temsilcisidir; laik ise evlenir, ticaret yapar, savaşır ve yönetir. Ama hepsi klişe amentüsünce belirlenir.
Dolayısıyla laiklik bizim değil, Batı'nın tarihselliği içinde bir sorundur. Çünkü Batı, Grek felsefesi, Latin hukuku ve kilise kurumu üzerine kurulmuş bir uygarlıktır. Bu üçlü yapı, ister istemez teoloji, hukuk ve siyasetin iç içe geçtiği bir düzen üretmiştir. Kilise yalnızca inanç alanı değildir; hukukun, eğitimin ve siyasal meşruiyetin merkezidir. Dolayısıyla Batı'da laiklik, bu merkezî gücü sınırlama mücadelesidir. Ama her kurum kiliseye dönüşüverir bu diyardı.
Bizde ise tarihsel olarak Hristiyanlık'taki anlamda bir kilise yapısı yoktur. Ulema vardır ama ontolojik olarak ayrışmış, sakramental bir ruhban sınıfı yoktur. Buna rağmen yüz yıldır Batı'nın kendi iç geriliminden doğmuş bir kavramı, evrensel ve bağlamsız bir norm gibi taşıyoruz.
Dahası var.
Eğer laiklik hukuki bir normsa, yine söyleyelim: Batı hukuku laik bir formda görünse bile kilise mevzuatını içinde taşımıştır. Orta Çağ'daki kanon hukuku, evlilikten mirasa kadar hayatı düzenlemiş; engizisyon hukuki prosedürlerle çalışmış; aforoz yalnızca teolojik değil, toplumsal ve siyasal sonuçlar doğuran bir dışlama mekanizması olmuştur.
Skolastisizm de bu zincirin bir evresidir. Teoloji ile aklı uzlaştırma çabası olarak doğmuş, metin merkezli ve otorite hiyerarşisine dayalı bir düşünce biçimi üretmiştir. Bu yapı zamanla hukukla zarflanmış ve kurumsallaşmıştır. Batı modernleşirken skolastik formu terk ettiğini iddia etse de metni mutlaklaştırma ve otoriteyi dokunulmaz kılma refleksi tamamen kaybolmamıştır.
Bugün bizdeki batıcıların yaptığı ise çoğu zaman bu kavramları tarihsel bağlamından koparıp eklektik biçimde ithal etmektir. Fakat ithal edilen kavram burada nötr kalmaz. Yeni bir skolastik forma bürünür. Tartışılamaz, eleştirilemez, adeta metafizik bir güvence olarak sunulan bir laiklik söylemi ortaya çıkar. Böylece karşı çıkıldığı iddia edilen kilise geleneğine benzer bir dogmatik alan üretilmiş olur. Bunu çözmek için de idrak lazım tabi!