Yazarlar

Sibel ERASLAN

Sibel ERASLAN

sibeleraslan@stargazete.com

Kömürün kalbi durdu

Bu kadar siyah... simsiyah bir şeyin içinden... kömürden... Bu kadar beyaz... bembeyaz bir şey çıkarmış demek: Alınteri, helal lokma, cennet, rızık, erkeklik, emek, rıza, cesaret, ümit, inanç, masumiyet, feragat, sabır, direnç, melekler, bebekler, anneler... Soma, Türkiye, insanlık...

Hepsi ama hepsi, kömürün kalbine tutunup, orada öylece durdu...

***    

Dağların altında tıkıt tıkır işleyen o saat, dağların üstündeki hayatı bir değirmen gibi döndürüyordu işte. Onlar binlerce metre derinlikteki kömürün kalbine inip o saati kurmasalardı şayet, ben bu yazıyı yazamazdım, siz ışıkları açıp çocuklarınızı akşam yemeğine çağıramazdınız, boğazımızdan geçen her bir lokmada, o madencilerin parmak izi var...

Kömürün karası çalınmış ak alınlarıyla, “helal” neymiş bize sessizce öğreten o adamların, ancak öldüklerinde fark ettiğimiz, ayaklarındaki o yırtık çorapların üzerinden yürüyor oysa hayatlarımız... Onlar yırtıldıkça, biz biraz daha yürüyor yürüyor ve yaşıyoruz. Ve hayat, onların “kirlenmesin çıkartayım mı” diye sordukları çizmeleriyle sürüyor hayat...

Beyazı en iyi onlar biliyor, beyazın ne demek olduğunu, değerini tertemizliğin, beyaz için önce karanlığın en dibine dalıp, oradan beyazın en beyazını yani helali, bir dilim helal ekmeği çıkarmayı, en iyi onlar biliyor...

Babasını bekleyen çocuklardan birisi çizmiş... Bir madenci kızı o. Babasının alnında taşıdığı lambanın aydınlattığı yerde duruyor annesi, küçük odaları, ödev yaptığı masa, annesinin pişirdiği tarhana çorbası... Resmi çekip çeviren şey, alnı terden çatladığı halde gülümseyen bir babaBaba’nın ne demek olduğunu... Erkeğin ne demek olduğunu anlatıyor o resim... Başka? Başkası yok. Babanın alnındaki lambanın aydınlattığı üçgen dışında her şey siyah... Çünkü kömür siyahtır. Kömürün kalbinde kurulmuş sessiz nice aile...

Maden ocağının önlerini, hastane ve buzhanenin önlerini doldurmuş kadınlar, çocuklar ve dedeler... Sanki rüzgar esince hep birlilkte sağa sola yatan buğday başakları gibi dalgalanıyorlar.  Ah’ı yazıyor her halleri. Kapılarda okunan isimler arasında bin kere ölüp bin kere diriliyorlar. İsimler asılıyor duvarlara, ağaçlara, minarelere, uçan kuştan bile haber tutuluyor: “Babamı gördün mü?” Dilini yutmuş kuşlar, uçup gidiyor... Ah, babasından bir haber çıkmıyor!

***

Bizim bugün cenazemiz var...

Hesapsız kitapsız bir acımız...

Altına hep birlikte girip omuzladığımız tabutlarımız...

Kardeşlerimiz, oğullarımız, babalarımız var...

On beş miymiş yaşı... Hayır hayır on dokuzmuş meğer... On dokuz kere Allah Rahmet Eylesin... Ne fark eder ki? Birbirimize rahat rahat molotof kokteyli atmamız için inmiyorlardı onlar madene, kardeşinin cesedine az evvel sarılmış birisini kendi kısır kavgalarımıza alet edelim diye de can vermediler o derinlerde... Ceplerimizde biriktirdiğimiz nice kızgınlıklar, nice bilenmişlikler, nice hınçlar var biliyoruz biz birbirimizi... Ama bari şu taziye gününde gitmesin ellerimiz ceplerimize, eski defterlere, eski hesaplaşmalarımıza, eski lanetleşmelerimize gitmesin ellerimiz bari bu acı günümüzde...

Soma’da, anneler yıkıldı, evlatlar yıkıldı, doğmamış çocuklar babalarının kefenlerine sarıldı... Millet olarak bellerimiz büküldü...

Şimdi o madencilerin alınlarına taktığı lambaları, kendi alınlarımıza takma zamanıdır! Haydi ışık sönmesin! Şehit kardeşinin alnından kayan lambayı düştüğü yerden kaldırıp yakma, ışıtma vaktidir. O anneler, evlatlar, kardeşler bizlerin tutacağı ışığı bekliyorlar... O madenci kızının çizdiği resim yarım kalmasın! Emeği, umudu, gelecek hayalini, hayatın atan kalbini bundan sonra aydınlatmak, hepimizin borcudur...

Şimdi soru şu olmalı: “Buyurun, ben buradayım.. Ne yapabilirim, Nasıl yardımcı olabilirim?”