Ahmet KEKEÇ
Ahmet KEKEÇ
akekec@stargazete.com
Yazarın Sayfası

Kötü romancı, kötü insan

Önce “içeriden” bir bilgi: Ahmet Altan, Nobel’e itibarını iade eden romancı Orhan Pamuk’tan hoşlanmıyor. 

Hoşlanmamak ne...

Nefret ettiği bile söylenebilir...

Üstelik “Bu saçma herifin burada işi ne?” dedirten bir nefret.

Bunun basit bir gerekçesi var... “İnsani bir gerekçe” de diyebilirsiniz... Pamuk, aradan fırlayıp, Türkiye’ye tanınan kontenjanı kullandığı ve Nobel bekleyen birçok “değer”in şansını ötelediği için “sevilmeyen figür” haline geldi.

Kronik Nobel adayı Yaşar Kemal’in kırgın gittiğini biliyoruz. Kırgınlığı Pamuk’a yönelik nefrete dönüşmese de, hep bir sukut-u hayalle dolaştı. Beklentiye sokulan Leyla Erbil de “kırgınlar” arasındaydı. Ki, gerçekten de havaya sokulmuştu.

Kelimelere dans ettirme becerisine sahip Ahmet Altan’ın da, benzeri gerekçelerle kırgın olduğunu, kırgınlığını öfkeye, hatta nefrete dönüştürdüğünü tahmin etmek zor değil.

Naçizane, Nobel için oy verme sansım olsaydı, bunu Rasim Özdenören ya da Vüs’at O. Bener için kullanacağımı daha önce yazmıştım: Vüs’at Bener’de hem yalınlık, hem de kendini ele vermeyen bir “biçim kaygısı” vardı. İlk dönem öykülerini oluşturan “Dost” ve “Yaşamasız”, kafayı yapı sorunlarına takmış bir öykücünün “biçim denemeleri” niyetine de okunabilir. Sade, duru, görülebilir biçimde yalın ama illa ki “arketipi” olan öyküler... Çok iyi romanlar, çok iyi öyküler, çok iyi oyunlar yazdı. Berbat bir “Manzumeler” kitabı çıkardı. Benim Nobel adayımdı. Hâlâ dönüp dolaşıp “Mızıkalı Yürüyüş”ten, “Kara Tren”den parçalar okurum.

Sözü, kelimelere dans ettirme becerisine sahip Ahmet Altan’ın romancılığına getirmek istediğim anlaşılmıştır.

Hemen düşüncemi söyleyeyim:

Kötü bir romancı...

Son mamulünü okumadım.

Sondan bir öncekini okumuş, “mutluluk çubuğu” gibi ortalıkta dolaşan, daha doğrusu herkesle (yaşlı genç demeden kasabadaki bütün kadınlarla) yatıp kalkarak “kasabanın gizemini” çözmeye çalışan kahramanın karton bir karakter olduğu, asla bir roman tipine dönüşmediği sonucuna varmıştım.

Üstelik sıkıntılı bir Türkçesi vardı.

Hemen her romanında karşımıza çıkıyordu bu “Türkçe...”

Kelimelere dans ettirme becerisine sahip yazar, ne yazık ki doğru dürüst cümle kuramıyordu.

Mesela, “çalıntı” söylentisine konu olan “Aldatmak” romanı...

Büyük edebiyat eleştirmeni Fatih Altaylı, “Bu roman Arthur Hailey’in ‘Tekerlekler’inden araklama” demiş, bir ton tazminat ödemişti. Altan oysa, çalıntı yaptığı için değil, Türkçeyi katlettiği için suçlanmalıydı.

İşte bir örnek: “Bazen diplere dalıyor, orada kızıl mercan kayalıklarını andıran heyecanların, daha önce görmediği suçiçeklerine benzeyen yeni duyguların arasında dolaşıyordu...” (“Aldatmak”, Can Yayınları baskısı, s. 148)

Romanın arka kapak yazısında, “Aşkı ve insanı pek az yazar onun gibi anlatabildi” diye oldukça iddialı bir cümle yer alıyor ama romancımız, kahramanını “suçiçeklerine benzeyen yepyeni duyguların arasında” pervasızca dolaştırmaktan çekinmiyor. Hiçbir editör de çıkıp, “Sen ne yapmaya çalışıyorsun birader?” diye sormuyor.

Hülasa:

Kötü romancı Ahmet Altan, artık kötü bir “demokrat...”

Bkz. Hürriyet gazetesine verdiği röportaj...

Elinde viski bardağı, ayaklarını uzatmış, “Toplum AKP’yi kenara itmezse, tarihinde rastlamadığı büyüklükte sarsıntı ve acıyla karşılaşır” buyuruyor ve halkın seçtiği AK Parti’yi, darbeyle işbaşına gelen İttihat ve Terakki’ye benzetiyor.

Daha fecisi şu:

Israrla “AK Parti” diyen Türk halkını, “olabilecek kötü şeylerle” tehdit ediyor.

İzzet Yasar’dan araklayarak söylersek: “Aynı tornadan çıkmış tehditleriniz artık kabak tadı verdi. Fethullah Bey’in mülaaneleri bile daha özgün...”