Yazarlar

Beril DEDEOĞLU

Beril DEDEOĞLU

bdedeoglu@stargazete.com

Küresel krizden çıkış arayışları

Beril DEDEOĞLU tüm yazıları

Küresel sistem, son derece sıkışık bir evre yaşıyor. Önce Yunanistan, ardından İtalya Euro’yu adeta batırmaya çalışıyor. İngiltere, AB’nin sınırlayıcı yapısını terk ediyor. ABD, doları evine çağırıyor, Çin Yuan’ı uluslararası para yapmaya çalışıyor. 

Hemen tüm devletler, yatırımların kendi ülkesine yapılmasını istiyor, bu arada bazı ülkelerin dünya piyasasının dışında tutulması sağlanıyor. İran’a uygulanan ambargo, Venezuela’da yaşanan krizler, Suriye ve Yemen’in iç savaşları bu çerçevedeki örnekler durumunda. İşsizlikle mücadelede, bazı ülkeler çözümü kamudaki işgücünü artırmakta görüyor ve sonra bunun getirdiği maliyetle uğraşıyor. Bazı ülkeler ise özel sektöre yüzünü daha fazla dönüyor ve bu seferde şirketleşen devlet durumuyla mücadele etmek durumunda kalıyor. 

Sonuç itibarıyla, ülkelerin içlerinde ve küresel düzeyde zengin ile fakir arasındaki makas sürekli büyüyor. 

Bu sıkışıklığın nedenleri arasında kapitalizmin krizi, üretimde yeni modellerin geliştirilememesi, dünya piyasalarının daralması gibi bir dizi neden sayılabilir. 

  

Demokrasinin krizi

Ekonomik krizler, beraberinde siyasal krizleri de getiriyor. Siyasal krizleri çağıran ortam ülkelerin kendilerini küresel krizden korumak için attığı adımlarla ortaya çıkıyor. Piyasaların, işgücünün, yatırımların ve hatta ticaretin bile ülke sınırları ile parçalara ayrılması zaten küresel krizin nedenlerinden biriyken, devletler bu sınırları daha da geçilmez hale getirecek önlemler alıyor. 

Vergilendirmeler, ambargolar, vizeler, bürokratik engellemeler sınırları kalınlaştırmanın yaygın yöntemleri. Gelişmiş ülkelerin mültecilere karşı uyguladığı fiziki duvarlar ise bu sürecin nereye kadar uzayabileceğini gösteren işaretlerden biri.  

Hal böyle olunca, devletlerin içe kapanması da kaçınılmaz oluyor. İçe kapanma, “içteki”nin sosyolojik ve siyasi anlamda diğer ülkelerden farklılaştırılmasını ve daha değerli kılınmasını gerektirir. Bu süreçte, devletlerin “öteki” ilan edebilecekleri düşmanlara da şiddetle ihtiyaçları olur. Trump’ın İran’ı düşman ilan etmesi, Yunanistan’ın Türkiye’nin kendisini işgal edeceği temasını yeniden ısıtması, Batı dünyasının İslam’la derde kalması birer örnek durumunda. 

  

Uzaktakine uzanmak

Korumacı ekonomi politikaların milliyetçi ve otarşik yapıları desteklediği bu ortamın en önemli sonucu ise “demokrasi krizi”. Hiçbir ülkenin bir diğerine demokrasi konusunda laf söyleyebileceği koşullar mevcut değil, zira hemen her toplum demokrasiye kendi milliyetçi sınırlarının içinden bakıyor, evrensel düzlemden değil. 

Bu olumsuz koşulların geçmişte büyük savaşlarla patlamalara neden olduğu biliniyor. Günümüzdeki “küçük savaşlar” her ne kadar büyüklerinin riskini düşürse de krizlerden çıkılmasını sağlamıyor. Bununla birlikte, sistemi gevşetmeye yönelik bazı girişimler de yok değil. 

Trump’ın Kuzey Kore açılımı bunlardan biri. ABD, K. Kore’nin yeniden yapılandırılmasına talip. Diğer bir ifadeyle, yeni bir piyasa açılımı söz konusu... Bu, risk oranı düşük “arka bahçelerin” kalkındırılması anlamına gelen bir siyaset... K. Kore, ABD’nin komşusu değil, mülteci akını olmaz; Müslüman da değiller. Dolayısıyla hem Trump’ın milliyetçiliğine zararı yok, hem de İran’da kaybeden şirketlere yeni bir adres. 

Diğer devletler de bu yolu izlerlerse, bundan böyle “kültürel” olarak benzemeyen, coğrafi olarak “uzak” alanların kalkındırılması yöntemi yaygınlaşabilir. Bu arada söz konusu yerlere “demokrasi götürme” konusu ertelenebilir ve dönüşümleri daha çok var olan iktidarların bizzat yapması teşvik edilebilir.