
Haziran 2025'te İsrail ile İran arasında yaşanan 12 günlük gerilim, sadece anlık bir çatışma olarak değil, daha çok jeopolitik bir kırılma noktası olarak okunmalı. "Direniş Ekseni"nin koordinasyon zayıflığı, İran'ın bölgesel stratejisini ölüm kalım eşiğine getirdi. Artık düşük maliyetli ve caydırıcılık odaklı ilişkiler devri kapanıyor; yerini ise kuvvet içeren müdahalelerle şekillenen, hamlelerin sonuçları çok daha kırılgan olan bir satranç oyunu alıyor.
Trump'ın dış politikasını anlamak için Latin Amerika'daki sert adımlarına bakmak şart. Washington'un Venezuela'da yürüttüğü operasyonlar ve Latin Amerika genelindeki "arka bahçe" müdahaleleri ile Monroe Doktrini söylemleri, Çin ve Rusya'nın bu coğrafyalardaki ekonomik nüfuzuna karşı mesaj niteliği taşıyor.
Bölge halkları için Venezuela'da yaşananlar, 19. yüzyıl emperyalizminin modern bir yansıması olarak algılanıyor. Orta Doğu'da İsrail'in saldırganlığına karşı duyulan toplumsal tepkiye şimdi bir de Trump'ın kaba güç gösterisi ekleniyor. Bu durum, ABD'nin bölgedeki meşruiyet zeminini her geçen gün biraz daha aşındırıyor.
İsrail, Tahran'ın etkisini doğrudan askeri müdahaleyle kırmayı hedeflerken; Trump yönetimi meseleyi Çin ile olan küresel rekabetin bir parçası olarak görüyor. Washington için İran, sadece bölgesel bir rakip değil; Çin'in enerji ve stratejik derinlik hattından koparılması gereken bir halka. Trump yönetimi, tıpkı Venezuela'da olduğu gibi, büyük güç rekabetini Grönland, Kolombiya, Meksika gibi bölgeler üzerinden şekillendirmeyi amaçlıyor.
Türkiye ise bu doğabilecek krizler karşısında sadece halihazırda üyesi olduğu uluslararası mekanizmalara güvenemeyeceği için, ilave olarak yeni bölgesel dayanışma ve güvenlik paktlarının kuruluşuna öncülük etmek mecburiyetindedir.
ÇÖZÜM: BÖLGESEL DAYANIŞMA VE GÜVENLİK KÖPRÜSÜ
Bu çok katmanlı tehditler karşısında bölge ülkeleri için artık bölgesel dayanışma bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu noktada dışarıdan dayatılan güvenlik modelleri yerine, bölgenin kendi öz gücüne dayanan askeri ve savunma odaklı iş birlikleri kurulmalıdır.
Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler, bu yeni mimarinin sağlam bir köprü oluşturabilecek temel ayaklarıdır. Ancak bu köprünün sadece iki ayak üzerinde durması yeterli değildir. Mısır, Katar, Pakistan gibi bölgenin diğer istikrar aktörlerinin de bu yapıya dahil edilmesi, bölgesel güvenliğin sürdürülebilirliği için şarttır.
12 günlük çatışmanın ardından ortaya çıkan tablo net. Orta Doğu artık sadece bir saldırı-savunma sahası değildir. Trump'ın İran algısı, bir tehdidi yok etmekten ziyade, küresel güç dengelerini kendi lehine yeniden inşa etme arzusudur.
Bölge ülkeleri, büyük güçlerin bu küresel oyununda figüran olmamak için kendi güvenlik merkezli iş birliği hatlarını tahkim etmeli; Türkiye-Suudi Arabistan eksenli bu köprüyü genişleterek bölgeyi bir "güvenlik havzasına" dönüştürmelidir.