
Lübnan çok zor günlerden geçiyor. İsrail, Pakistan'daki ABD-İran görüşmelerini fırsat bilerek korkunç bombardımanlar gerçekleştirdi Güney Lübnan'da. İsrail'in "sonsuz karanlık" adını verdiği hava baskınlarında, son birkaç gün içinde 500'e yakın sivilin feci şekilde ölümü ve 1200 civarında yaralı sayısı olduğu bildirildi, hastaneler ise, Gazze'den hatırladığımız şekliyle yine ilk hedeflerin başında geliyordu...
İsrail, aslında Güney Lübnan'ı değil, bölgede nihai barış hedefini bombaladığını gayet iyi biliyor. Çünkü Lübnan'ın bombalanmasını İran tarafı, ateşkesin bozulması olarak ifade ederken, işi geçiştirmek isteyen ABD, Lübnan güvenliğinin anlaşma içinde zaten yer almadığını söylemişti...
Öte yandan Lübnan hükümeti de ciddi Siyonist baskı altında; "Hizbullah'ın bir an evvel silahsızlandırılması" başlığındaki diplomatik tazyikler artık tehdide dönüşmüş durumda. Güney Lübnan'daki milis güç şeklinde yer alan (aynı zamanda Meclis'te yasal bir parti olan) Hizbullah'ın içeriden de sıkıştırılması demek bu...
Terörizm yaftası bir yana... Araştırmacılar, Hizbullah'ın, 1980'de kurulduğundaki şartlarda olmadığını ciddi dönüşümler yaşadığını söylüyorlar. Özellikle İsrail'e karşı verilen mücadelelerde Sünni Hamas ile olan yakın temasları ve İsrail karşısında daha uluslararası bir kulvara dönüşen direnişin tevhidi ruhu, Hizbullah'ı daha merkeze ve yerli duruşa çekmiş, hatta kitleselleşme yoluna giderek, siyasi bir parti olarak resmi temsil yetkisi de kazandığı vurgulanıyor...
Bu dönüşüm aslında çok değerli, doğal ve insana-topluma has bir ilişkiler yumağıyla ilgili... (Her ne kadar Suriye'deki iç savaşta çok korkunç bir sınav verdiyse de, çünkü mezhepçilik konusunda ciddi bir geri düşüştü Hizbullah'ın oradaki halleri...) Milis bir hareket olarak başlayıp, İsrail'e karşı direnişe dönüşmek ve son süreçte Lübnan'a dair genel siyasetin içinde yer almak, aslında Hizbullah'ın Batı tarafından şeytanlaştırılmış, terörizmle eşleştirilen temsilini de kırıyor idi...
Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor ki, Hizbullah çatısı aynı zamanda bir ordu anlamını taşıyor, resmi Lübnan Ordusu'ndan daha kalabalık ve tecrübeli bir ordu bu... Aslında Orta Doğu'nun geleceği ile ilgili soruların kilit taşlarından birisidir Lübnan... Bölgede İsrail'e karşı ciddi direniş sergileyen en mühim settir diyebiliriz Lübnan için... İsrail, Lübnan engelini aştıktan sonra Türkiye haritası içinde olduğunu iddia ettiği "vaat edilmiş topraklar"a yönelecektir. Dolayısıyla Lübnan bizim tıpkı Suriye gibi serhat burçlarımızdandır...
Lübnan, her ne kadar dünya gündeminde maalesef çok yer işgal edemiyorsa da bizim gündemimizde önemli, sıcak, değerli bir yeri olmalıdır diye düşünüyorum...
Lübnan, Suriye, Filistin ve Mısır da dahil olmak üzere Yavuz Sultan Selim Han tarafından Mercidabık ve Ridaniye Savaşları sonrasında Osmanlı Devleti'ne dahil olmuştu. 1517'den 1918'e kadar tam 400 yıl, Lübnan, bir Osmanlı mutasarrıflığı idi. 1920'de ise Osmanlı'dan kopartılarak Fransız mandasına teslim edildi Lübnan. 1943'teyse, Fransa'dan bağımsızlığını geri aldı...
Hem cihan devletine bağlı bir mutasarrıflık olması hem de köklü ailelerin, büyük sanatçıların yaşam alanı olarak tercih ettiği Lübnan, tarihin her vaktinde çok kültürlü, çok dinli, çok uluslu bir ülke oldu. İç savaşlardan başını kaldıramadığı çok gün de oldu, ne var ki şimdi hem bir yol ayrımında hem de "sonsuz karanlık" adı verilen bir soykırımın mağduru haldedir...
Beyrut'un eski kartpostallarına bakarken, aklıma Refik Halid'in "Eskici" adlı meşhur hikayesi de geldi. Refik Halid uzun yıllar sürgünde kalmıştır, Beyrut'ta da ikamet etmiştir. Bu hikayeyi annem bize okurken çocukluğumuzda ağlamaktan helak olurduk. Öykünün baş kahramanı Hasan ile birlikte gözyaşı dökerdik. Sonra aynı hikayeyi ben de çocuklarıma okudum, onlar da çok sevdiler Eskici'yi, tıpkı Hasan gibi bağlanmışlardı ona... Hasan'ın annesi-babası ölünce, Filistin'deki halasına yollarlar onu. Oraya zaman içinde alışır, dillerini, sofralarını, adetlerini öğrenir. Bir gün evin bahçesine Türkçe konuşan bir ayakkabı tamircisi gelince Hasan, adamla konuşmaya başlar, eskici gitmek üzereyken adama sarılır ağlaşırlar birlikte, ben gene gelirim bu sokağa der adam... Türkçenin nasıl bir hasret yumağı olabileceğini görürsünüz öyküde... Arka planda parçalanmakta, batmakta olan bir imparatorluk yer alır...
İmparatorluklardan ayrı düşen parçaların huzuru olmuyor pek... Irak'ın, Suriye'nin, Filistin'in, Lübnan'ın hatta Balkanların, Bosna'nın halleri ortada... Onlar bir garip yetim gibi, karmakarışık bir sosyolojinin içinde artık kendileri olarak ayakta durma savaşını veriyorlar.
Allah hepsinin yardımcısı olsun, özelikle Siyonizm karşısında...