
Siyonizmin ve emperyalizmin dünyayı ateşe verdiği günümüzde Filistin'de, Yemen'de, Suriye'de Irak'ta, İran'da, Sudan'da, Doğu Türkistan'da Müslümanların maruz kaldığı musibetler elbette ki yüreğimizde bir kor olarak bizi içimizden yakıp kavuruyor.
Fertler olarak üzülüyoruz insani yardım ve dua göndermekten gayri elimizden bir şey gelmiyor maalesef.
Fakat hayat devam ediyor.
Harabeye dönmüş Gazze'de bile insanlar başlarını sokacak bir mekân bulamazken dahi, değişik yöntemlerle eğitime bile devam ediyorlar. İbadetlerini yapıyor, bayram kutlamaları tertip ediyor, o enkazın ortasında bile çocukları eğlendirmeye çalışıyorlar.
Dedim ya hayat devam ediyor ve bizi kahreden manzaraların ötesinde yüreğimize su serpen kimi gelişmelere de şahit oluyoruz.
Bugün kısaca o gelişmelerden birine temas etmek istiyorum.
Malum Başkan Erdoğan'ın 24 yıllık iktidarının önemli bir kısmında şeytan taşlamaktan tavafa vakit bulamamıştı.
Ülkeye hâkim olan vesayet sistemi ve paralel yapılar, iktidarın maddi kalkınma bağlamında attığı adımlara ses çıkarmazken, sosyal kültürel ve eğitim programlarına engel olmak için silahlı müdahale dâhil akıl almaz yollara başvurdular.
Başkan Erdoğan zaman zaman bu eksikliğe temas ederek eğitim ve kültürde istenen başarının elde edilemediğine vurgu yapıyordu.
Ancak o, eğitim ve kültürde de hedefine ulaşmaya kararlı bir lider olarak vesayeti tasfiye ettikten sonra Türkiye'yi hem içeride hem de uluslararası mecralarda saygın bir yere getirmenin gayreti içinde oldu.
Yeni maarif modeliyle eğitim müfredatında köklü değişiklik ile içeride eğitimi ıslah ederken, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Maarif Vakfı ve Yunus Emre Kültür Merkezleri'yle yurt dışında da faaliyetlerine ara vermeden sürdürdü/sürdürüyor.
Bir alan daha vardı ki Başkan Erdoğan orada da Türkiye'nin öne çıkmasını hedefliyordu. İslami ilimlerde onca ilahiyat fakültesine rağmen Türkiye henüz ciddi manada İslam dünyasında kendisinden söz ettirecek şöhrette bir ilim merkezi kuramamıştı.
Bu bağlamda Türkiye Uluslararası İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nin (TİBU) kuruluşuyla ilgili yasal alt yapı 2015 yılında tamamlanmış olmasına rağmen üniversite bir türlü kurulamamıştı.
Ama Başkan Erdoğan, işin takipçisiydi. Nihayet Sultanahmet meydanında eskiden Marmara Üniversitesinin kullandığı tarihi bina tahsis edilerek üniversite hayata geçirildi ve tarihin en başarılı Diyanet İşleri Başkanları'ndan biri olan Prof. Dr. Mehmet Görmez hoca rektör olarak atandı.
Bilgisiyle birikimiyle ve samimiyetiyle bu göreve en ehil ilim adamlarından biri olan Görmez hoca zaten başkanlıktan ayrıldıktan sonra bu alanda faaliyet gösteren İslam Düşünce Enstitüsü diye bir ilim merkezi kurmuştu ayrıca Uluslararası İslâm Düşünce Vakfı Başkanlığı'nı yürütüyordu.
Vekilliğim döneminde ve sonrasında Ankara'nın kasvetli havasından nefes almak için ziyaretine giderek tenevvür ve tefeyyüz ettiğim bir ilim ehli olan Görmez hocanın rektörlüğünü duyunca aradım kutladım ama bizzat ziyaret edip tebrik etme fırsatını geçen çarşamba günü ancak bulabildim.
İstanbul Sultanahmet Meydanı'na bakan bu tarihi binadaki üniversitenin, İslami ilimleri, beşeri bilimleri, temel bilimleri ve teknolojiyi aynı medeniyet idraki içinde buluşturmaya çalışan bir üniversite modeli olarak yapılandırılacağı anlaşılıyor.
Görmez hoca bu üniversitenin içinde kurulmasını planladığı enstitüyü Ankara'da kurmuştu şimdi çatıyı kurmak için İstanbul'u mesken tutarak tarihi bir projeye imzasını atıyor.
İlk etapta İslami İlimler Fakültesi ve İnsan ve Toplum fakültelerini kurmayı ve âlim yetiştirmeyi hedefliyor.
Öğretim hayatına 2026/27 döneminde, yarısı yabancı uyruklu olmak üzere yüksek lisans ve doktora öğrencileri kabul ederek başlayacağını söyledi Görmez hoca.
İslami ilimlerde İstanbul'u cazibe merkezi haline dönüştürmek gibi çok ağır ve zor bir görevde hocaya başarı dileklerimi sundum. Allah muvaffak etsin.
Hani ülkemiz ateş çemberi içindeyken nasıl başarılı olacak diye geliyor insanın aklına.
Ama bırakın çevreyi merkezi bile ateşle kavrulurken İslam toplumu nice tarihe mal olmuş değerler yetiştirmeyi bildi.
Mesela, Mevlana ve Yunus Emre'nin İslam topraklarının çiğnendiği Müslümanların bugünkünden daha kesif bir şekilde katledildiği dönemlerde yetişmiş olduklarını görüyoruz.
Kaldı ki bugün ülkemiz İslam dünyasının umudu haline gelmiş bir barış ve istikrar adası olarak böylesi bir medeniyet projesini ayağa kaldıracak güce ve imkâna fazlasıyla sahiptir hamdolsun.
Ülkeyi her alanda güçlendirip türlü zorluklarla mücadele ederken böylesi bir projeyi hayata geçirme hususundaki kararlılığı için de yöneticilerimize teşekkür edilyoruz, Allah razı olsun.