Meydan okumalar ve savunmalar ve savrulmalar

Türkiye'nin Rusya'dan S400 Hava Savunma Sistemi alması ve Doğu Akdeniz'de tüm tehditlere rağmen sondaj çalışmalarına devam etmesi ABD ve AB ülkelerini feci halde rahatsız etmiş durumda. Doğu Akdeniz'deki faaliyetlerimiz dolayısıyla ABD Temsilciler Meclisi'nde Güney Kıbrıs Rum Kesimine yönelik silah ambargosunun kaldırılması gündeme alındı. S400 alımına misilleme olarak parasını ödediğimiz F 35'lerin satışının iptali ve başka bazı ambargolar için bastıran kongre üyeleri var. ABD cephesi böyle...

Hafta başı, AB ülkeleri dışişleri bakanlarının katılımıyla Brüksel'de yapılan Dış İlişkiler Konseyi toplantısında da "Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de hidrokarbon faaliyetlerini sürdürmesi halinde alınacak bir takım yaptırım kararları" gündeme geldi. Türkiye pek tabii, bu beyanları hiçbir surette ciddiye almadığını ve sondaj faaliyetlerine hukuki haklılığı çerçevesinde devam edeceğini tekrar etti. 

Buna gelişmelere Suriye'nin kuzeyinde Türkiye hilafına eylemlerde bulunan terörist yapıya verilmek istenen  statüyü de eklediğimizde Türkiye'nin an itibariyle nasıl bir meydan okuma ile mücadele ettiğini anlamak mümkün olur sanıyorum. 

****

Buraya nasıl geldiğimiz bahsi için 2012'den sonra yaşadıklarımıza tekrar tekrar dönüp bakmak lazım. 15 Temmuz gibi bir saldırıyı bastırabilmiş olmamız hem bundan sonraki saldırılar için güç veriyor hem de saldırıların bitmeyeceğini gösteriyor. Bugün işte böyle bir kavşaktayız ve Türkiye bütün meydan okumalara karşı haklılık diplomasisi yürütüyor; yani küresel güçlerin bölgedeki menfaatlerini maksimize etme çabalarını kendi gücü nispetinde ve uluslararası hukukun verdiği hakları sonuna kadar kullanarak denge politikasıyla karşılamaya çalışıyor. 

Arap Baharı'nın yerinden oynattığı taşların yeniden dizaynı ile birlikte bölgede sahnelenmeye başlanan oyundan önce Türkiye, Libya ve Mısır ile münhasır ekonomik bölge ilan etme noktasında olduğumuz hatırlanırsa bu sürecin bize nasıl bir fatura çıkarttığı daha iyi anlaşılacaktır. İsrail'in güvenliğinin ve yayılmacılığının merkeze alındığı bir Ortadoğu dizaynına Türkiye'nin taraf olamayacağı da ortada. Ama yine de bu denklemde Türkiye hala en önemli oyuncu. En sıkıştığımız yer belki de elimizin en güçlü olduğu yerdir. Bu fotoğrafın Türkiye için bir dış politika sahası olarak görülemeyeceği de ortada. Bu yüzden başta S400 olmak üzere Türkiye'nin bölgesindeki hamlelerinin ulusal güvenliği ile doğrudan alakalı meseleler olarak algılanması elzem.

****

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hafta sonu basınla yaptığı görüşmenin içeriğini de bu konu oluşturuyordu. "Ne Rusya S400 satacak, ne Türkiye alacak" diyerek Türkiye'yi dışarıda, hükümeti içeride itibarsızlaştırmaya çalışanlar S400'lerin sevkiyatı başladığından beri sus pus. ABD'de Kongre ve Temsilciler Meclisi nezdinde Türkiye karşıtı lobi yapanların kimler olduğu da malum. Mesele S400'ler ya da diğer konularda içerideki siyasi ihtilafların ötesinde, milletçe güçlü ve tek ses olabilmektir. Kaçırılmış fırsatlar, yanlış atılmış adımlar olabilir, lakin ekonomide dahi 'devletçi' politikaların öne çıkmaya başladığı, uluslararası hukukun ve kurumların çok kolayca göz ardı edilebildiği ve küresel ve bölgesel nizamda güç dengelerinin yenilendiği bir dönemeçte Türkiye'nin en çok ihtiyaç duyduğu şey kararlılığını aşındıracak ve güvenlik kaygılarını siyasi mülahazalara indirgeyecek sulandırıcı yaklaşımları bertaraf edebilmektir. 

Türkiye'nin muarızlarının, içeride muhalefeti mütemadiyen tahkim etmesi boşuna değildir. S400 ve Doğu Akdeniz konusu da farklı değil ancak en kolay görülebilecek olan, AK Parti ve Erdoğan karşısındaki muhalefetin ABD tarafından siyasal özerklik verilmek istenen PYD yapılanmasını desteklemeye meyyal olduğu gerçeğidir. "PYD'nin terör örgütü olmadığı" beyanı, "PYD biz vurmaz ki" açıklamaları ve CHP'nin giderek PKK'nın takdirini kazanan bir yapıya evrilmesi, Türkiye'nin nelere mani olduğunu ve muhalefete biçilen misyonu çok iyi özetliyor.