Muharrem İnce karartma yoğun

Suriye’de 19 aydır yaşanan kan ve gözyaşı artık saklanamaz boyutlara ulaştı. Taştı. Mermiler, havan topları artık mahallelerimizde patlıyor. Uluslararası sivil örgütlerin, hukuk gözlem komitelerinin raporlarına göre 30 bin kişi hayatını kaybetti, 400 bin kişi hapishanelerde, 2.5 milyon civarında insan mülteci durumuna düştü, 100 bin kişi kayıp. Türkiye, Ürdün ve Lübnan’daki 250 bin kadar mülteciyi ise hem sığındıkları ül-kelerin zorlu iç siyasi koşulları kuşatmış bir halde hem de sıkı bir kış bekliyor...

Türkiye, Hafız Esad zamanında tamamen dış dünyaya kapanmış Suriye için, oğul Beşar döneminde ciddi bir diplomatik koridor açmıştı. 2005 şartlarındaki Suriye’yi hatırlayın, Türkiye Suriye’nin dış dünyayla olan ilişkisizliğini aşma konusunda ciddi bir şans sunmuştu. Suriye bunu iyi değerlendirememekle kalmadı. Bölgedeki diğer tüm antidemokratik rejimleri de cidden sarsan dalgaya karşı daha otoriterleşen bir yolu tercih etti. Zaten “muhaberat” adıyla rejimin çelikleşmiş, karanlık ve hukuk işlemez bünyesi ayakta ve teyakkuz halindeydi. Önce Cuma namazı çıkışlarında sandık ve seçim isteyen masum halk direnişleri baskılandı. Tek kurşun bile atılmayan Cuma’lar yasaklandı, ardından özgürlükten, seçimlerden, hayat pahalılığından, işsizlikten bahseden gençler infaz edilmeye başlandı. Bu gençlerin aileleri, köyleri basıldı... Hiçbir şey aniden olmadı anlayacağınız. Zaten Hama orada durup dururken... Eski katliam günlerinin aslında geride kalmış anılar olmadığını acıyla hepimize yeniden öğretti Suriye’deki dikta ezberi...

Öte yandan Suriye’yi hiçbir zaman dış ve uzak bir mesele olarak görmedi insanımız. Savaş sonrası masalarda cetvellerle çizilmiş zoraki dikenli teller ve mayın tarlalarıyla bölünmüş aileler, etin tırnaktan kopartılması kadar hoyrattı ve kanamalıydı. Ezo Gelin’lerin hiç açılmamış duvakları binbir hasretle belki toprak oldu, hicranlarıysa ağıta döndü hudutlar boyunca. Bizi bizden zorla ayırdılar.

Ban ki Moon veya Albright ya da Merkel bunun ne demek olduğunu anlamayabilir.  Peki ya bizler?

Genelde CHP’nin, özelde Muharrem İnce Bey’in Suriye ile gelinen kritik evrede bu meseleyi hala iç politikanın bir polemik malzemesi olarak görmeleri, karartmadan başka bir şey değil.

***

Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin Arakan’a gerçekleştirdiği insani yardım maksatlı gezisinde bizlerin de gazeteciler olarak şahit olduğumuz açıklamalarının çarpıtılması, cidden usanç ve utanç verici bir durum arz ediyor. Beğenin veya beğenmeyin bir devlet başkanının eşi İstanbul’a geliyor, bir Başbakan eşinin ev sahibi olarak gelen kişileri kabul etmesi, yemek ikram edişi, tarihi yerleri gezmeleri ne zamandan beri suç oluyor Allahaşkına?

Kendisiyle yaptığım mezkur mülakatı aynen alıntılıyorum, “Suriye ile ilgili ciddi hayal kırıklıkları yaşadım” diyor tüm samimiyetiyle Emine Erdoğan. Özellikle Esma Hanım’la çok yakın ve samimi ilişkiler geliştirdiklerin anlatan Emine Hanım şunları söylüyor: “Geçen sene Temmuz/Ağustos ayına kadar hep düşündüğüm, Esma Hanım’ın eşine tüm bu yaşananlar konusunda asla müsaade etmeyeceğiydi, hatta çocuklarını alır İngiltere’ye babasının yanına gider, Suriye’de yaşanan dramlara katlanamaz, kabul edemez diye beklerdim. Ben onun bu şiddeti, bu dökülen kanı asla kabul etmeyeceğini düşünüyordum, hatta beni arasın, görüşelim bu konuları istedim, çünkü bizim aramızda protokol yoktu, biz çok iyi görüşen iki hanım arkadaştık, Esma’nın anne babası, ailesi Türkiye’de bizim misafirimiz olmuştu..”

“Misafir”... Herhalde geleneğimizdeki anlamı ve değeriyle bu vurgunun anlamı gayet açık. Ama CHP’nin toplumsal değerlere fobik yabancılığı çerçevesinde buna da kalbini mühürlemesi, karartması şaşılacak iş değil! Şahsen tanık olduğum bu kadar naif ve samimi bir sohbetin, bu kadar kaba saba bir politik malzemeye dönüştürülmesinden hicap ediyorum... Yeter ama!