Yazarlar

Sibel ERASLAN

Sibel ERASLAN

sibeleraslan@stargazete.com

‘Nereden çıktı bu selefilik’

Sibel ERASLAN tüm yazıları

Geçen gün CNN’de böyle soruyordu Fransızca konuşan bir muhabir. Öncelikle Müslümanların kendisini müslüman olarak ifade edenlerin cevaplaması gerekiyor bunu. Konu hakkında itikadi zeminden hareket edenler olacağı gibi meseleye tarihi koşullar ışığında yaklaşanların güncele dair söyleyeceği daha çok şey olduğunu düşünüyorum... Bir de şu var; bugün konuşup tartıştığımız konular ince detaylarıyla fıkıh mezvularından çok siyasaldır ve sünni/şii diyalektiğinde gitmektedir ayrıca 1979’dan bu yana artan semptomlarla güncel dili kuşatan selefiliğin uluslararası politikada yansımalarıyla alakalıdır...

İSAV’ın geçen sene düzenlediği selefiliğin dünü, bugünü ve yarını hakkında kapsamlı perspektif sunan uluslararası sempozyumu bu konuda çok önemli veriler sunuyor. İslamın mezhepler üzerinden yorumunun ‘’zaman’’ ve ‘’değişen şartlar’’ üzerinden yani ihtiyaçlar bağlamında değerlendirilmesi çok daha kolaylaştırıcı bir yöntem...

Selefiliğin atıf yaptığı selef kimdir? Selefi Salih’in; dinini Hz. Peygamber(s)den öğrenerek tatbik etmiş sahabeler, dinlerini bu ilk kuşaktan öğrenmiş tabiler ve onların ilmi tedrisatı ve terbiyesinden geçmiş tabei tabeyn’dir... Selefilik; ‘’İslam dinini sahabe dönemindeki gibi saf ve arı duru şekilde yaşamanın, bid’atlerden, eski medeniyet kalıntılarından ve sonradan ortaya çıkmış fırkaların etkilerinden uzak bir şekilde yaşamanın’’ tavrıdır genel olarak. Sanırım şiiler de dahil, ‘’asliyete bağlılık’’ üzerinden kururlu bu tanımın içinde yer almayacak, buna rıza göstermeyecek hiç bir müslüman yoktur. Zira aslı böyle midir diyerek tetkik etmekten çok aslı böyledir diye taklit etmek yaygındır bizde.

Selefiliğin önde gelen isimlerinden İbni Teymiyye; selefin mezhebini izhar eden, ona intisab edip onu referans alan kimsenin eleştirilecek bir yanının olmadığını söyler. Aksi ve ittifakla kabul görmesi gerekense bunun sahihliğidir Teymiyye’ye göre, Selefilik, selefe tabi olmak demektir...

Bu bağlamda özcü bir yaklaşım içindedir selefiler, hem ana kaynaktan zamansal anlamda uzaklaşmanın üzüntüsünü çekerler, kader bağlamında sonradan gelmişliğin örtbas edilemeyecek mesafesine teslim olmuşlardır hem de İslam’a karşı tüm değiştirici dönüştürücü ihtimallere karşı müteyakkızlığı da bir arada yaşarlar. Bu hal onları titiz ve zaman zaman sert kılar... Dışarıdan bakanlara, aşırı kuşkucu dedirtebilecek bir hale de sürükler ki bunun bize ait dildeki karşılığı belki ‘’takva’’ olabilir...  

Nitekim selefilik dendiğinde ilk akla gelen isim olan İmam Hanbel’in hayatı boyunca karpuz yemediği, zira bu konuda Hz. Peygamberin(s) nasıl davrandığına dair somut bir habere ulaşamadığı ve kanaati hasıl olamadığı için bu eyleme girişemediği aktarılır. İnce gönüllülük, ince hassasiyet, keskin takva diyebileceğimiz bir hal... Bugün de Resulullah(s) zamanında ısıtılmış su ile banyo etmek yoktu diyerek soğuk suyu tercih eden pek çok kişi var. İlk bakışta harikulade bir alçakgönüllük hatta aşk derecesindeki bağlılık gibi duran bu hal, aslında çok ciddi bir zaman/koşul eleştirisi de taşıyor...  

Ki bugünün selefileri hakkındaki en itici, ürkütücü, uzaklaştırıcı tanıtımlar da suyunu maalesef bu ‘’zaman/koşul’’ eleştirisi üzerinden içiyor.

Selefiliği ilmi, usuli açılardan inceleyebiliriz ama bugünkü egemen algı açısından makbul olanı onu sadece cihadi açıdan el almaktır. Sadece Cihad üzerinden konuşurken bile hiç olmazsa yakın tarihi koşulları gözardı etmeden çerçeve çizmemiz gerekiyor: 1979 bu yüzden çok önemli bir kavşak... 

1979 İran İslam Devrimi, tüm dünyada şaşkınlık yaratırken, hem Sünni hem Şii çevrelerce sahiplenildi. Bunda uzun yıllara dayalı Batılı güçlerin istilalarından usanmış İslam toplumlarının refleksi kadar İmam Humeyni’nin liderliğini yaptığı devrimi mezhep vurgusu üzerinden değil İslam anonsuyla gerçekleştirmiş olmasının da payı büyüktür. Lakin neticede İran İslam Devrimi şia düşüncenin tüm İslam coğrafyalarında büyük bir sempati kazandığı eşiktir.

1979’daki diğer önemli vaka; Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgalidir. Ki Afganistan, İran ve Türkiye ile birlikte Batıya sömürge geçmişi olmayan üç İslam toplumundan birisidir... Bu feci kırılmayla birlikte İslam toplumlarının ‘’cihad’’ kavramının etrafından birleşmesi sonucu çıkacaktır. Şia için ‘’devrim’’ neyse, Sünni dünya için ‘’cihad’’ kavramı da o kadar bütünleyici bir içkinliktir artık... 

Konuya devam edeceğiz ama 1979’u ve İran/Afganistan hattını hatırlamadan bugünkü Ortadoğu’yu anlayamayız... Gündelik tepkiler, sadece daha rahat kontrol edilebilirliğimizi sağlar...