Yazarlar

Ahmet KEKEÇ

Ahmet KEKEÇ

akekec@stargazete.com

Nişanyan’ın densizliği için bir de Agos gazetesini dinleyin

Ahmet KEKEÇ tüm yazıları

Sevan Nişanyan ilginç bir kişilik... Sinisizmi ve alaycılığı bir yana, agresyonu da oldukça yüksek bir arkadaşımız... “Arkadaşımız” lafın gelişi, entelektüel mahallenin bir sakini olduğu için bu nitelemeyi kullandım.

Eskiden, Kemalistleri çıldırtan yazılar yazardı ve çıldırtırdı.

Hedef “çıldırtmak” olunca, buna uygun bir dil geliştirmek ve uygun malzemeler bulmak her zaman mümkündür. Nişanyan da, sakin bir anlama çabasını, serinkanlı bir konumlandırmayı değil, hususen “çıldırtmayı” seçti ve haklı olabileceği konularda bile kendisini haksız duruma düşürdü.

Belli ki yazarımız aşkın ve taşkın bir görüntü vermekten, bunu kişiliğinin bir parçası haline getirmekten hoşlanıyor. Belki de kendisini bu patolojiyle var edebileceğini düşünüyor.

Hemen aklıma “kavanoz”lu, “dışkı”lı aile kavgası geliyor.

Nişanyan, literatüre “dışkılı taarruz” olarak geçen eylemiyle, aylarca tartışma gündeminde kaldı. Sanırım bundan hoşlandı. Belki de, “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye düşündü ve bu patolojiden ekmek çıkarmaya uğraştı.

Şunu da eklemem lazım:

Nişanyan’ın, hakkında kanaat oluşturmaya çalışanların işini kolaylaştıran kavanozlu eylemini, sadece kişilik özelliğine (sevgisizliğine) dikkat çekmek için zikrettim; zaten “itibarsızlığa” oynayan yazarı daha da itibarsızlaştırmak için değil.

Nişanyan, şimdi de, Peygamber Efendimize ve “değerlerimize” yönelik, ağır, çirkin, hayasız açıklamalarıyla gündemde.

Fikrimi baştan söyleyeyim:

Sarf ettiği sözler (ne söylediğini yazmıyorum, o çirkinliği tekrarlamayı zül addediyorum) en ağır kınamayı hak ediyor.

Lanetliyorum.

Fakat, olası bir “tehlike”ye dikkat çekmeden de edemiyorum.

Nişanyan, bildiğiniz gibi, Ermeni kökenli bir yurttaşımız.

Nefretimizi, öfkemizi, tepkimizi yöneltirken, yazarın kökenini ve aidiyetlerini karıştırmamamız, “etnik kimlik bilgilerini” özellikle tartışmanın dışında tutmamız gerekiyor.

Bu yazıya oturmadan önce, Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Rober Koptaş’ın konuyu çerçeveleyen (toparlayan) ve her satırına imza atacağım yazısıyla karşılaştım.

Koptaş, içimden geçenleri aktarmış.

Hem konuyu “toparlıyor”, hem de adabı dairesinde yapılacak bir tartışmaya ilk sağlam tuğlayı koyuyor.

Epeyce uzun bu yazıdan, yazara teşekkürlerimle birlikte, “tadımlık” niyetine bazı pasajlar aktarıyorum:

Sevan Nişanyan’ın, inançlı bir Müslüman’ı nasıl ve ne kadar incittiğini çok iyi anlayabiliyorum. Şahsen, sözlerindeki kışkırtıcı üslubu paylaşmam, onaylamam mümkün değil. Ancak, bu üslubu reddederken, bu cümle dolayısıyla Sevan Nişanyan’a yönelen öfkeyi hakaretlerle dışa vurmanın da kabul edilemez olduğunu hemen eklemek gerekiyor. Nişanyan’ın bir Ermeni olmasından hareketle sarf edilen ve kolayca ırkçı bir mecraya akan cümleler, bu ülkede Ermenifobi’nin düzeyi hakkında güncel bir örnek teşkil ediyor.

Nişanyan, yazısında, genellikle yaptığı gibi, konuyu alaycı bir üslupla tartışıyor ve bunu yaparak da, özgürlükler alanını bu yolla genişletmeyi amaçlıyor. Oysa, yakın tarihli pek çok örnek bize, özellikle dini kutsallara karşı alaycı bir dil kullanmanın tam aksi yönde sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Bu tip bir alaycılık, kutuplaşmaları hızlandırıyor ve son kertede, murat edilenin aksine, tartışma alanını daha da daraltıyor.

Nişanyan’ın tavrındaki asıl sorun, ele aldığı tartışmanın tarafı olabilecek geniş bir kesimi muhatap almaya, onlarla gerçekten “konuşmaya” tenezzül etmeyen katı bir sinizmden kaynaklanıyor. Bu sinizmin derininde ise, kendi fikrinin mutlakiyeti dışında insana ve insani olana değer vermeyen bir sevgisizlik yatıyor.

Bu yazıda, İslam dininin peygamberine hakaret var, ancak bu hakarete hakaretle karşılık vermek de Müslümanları yükseltmiyor, aksine alçaltıyor.

Bundan iki hafta önce, Hazreti Muhammed’e hakaret etmeyi amaçlayan videoyla ilgili tartışmalar gündemdeyken, Agos’ta ‘İfade özgürlüğü bahane İslam düşmanlığı şahane’ başlığını atmaktaki derdimiz, ifade özgürlüğünün önemsiz olduğunu söylemek değil, meselenin “bir arada yaşam” boyutuna dikkat çekmekti.

İfade özgürlüğünü “mutlak ve dokunulmaz bir olgu” olarak tabulaştırmak yerine, birlikte yaşama perspektifiyle yeniden ele almakta yarar var. Batı dünyası, bunu geçmişte “Yahudi düşmanlığı” bağlamında yaptı. Bu açıdan bakıldığında, ortada Müslümanlara karşı bir çifte standart var ve bu çifte standardın hepimize maliyeti oldukça ağır.

Bugün insanlık, birlikte yaşam ve ifade özgürlüğü ideallerini birbirine feda etmeyen optimum çözümü bulmak ve bu konuda bir konsensüs oluşturmak zorunda.