
Zaman zaman hortlayan o kafa...
Dünya değişti, onlar bir türlü değişmiyor.
Sloganları bari geliştirin, değil mi ya.
Ama olmaz... o ezberci aydınlanmacı despotik dil aynen devam ediyor.
Neymiş, laiklik elden gidiyormuş.
Aa... bir zamanlar o müptezel tiyatrolarında uydurdukları ve kaba softa ham yobaz bir surata söylettikleri "Nesteuzubillah din elden gidiyor" repliğine ne kadar benziyor değil mi?
Etme bulma dünyası...
Ne söyledilerse kendileri yaptılar.
Ezberci köksüzlük de böyle bir şey.
Oysa ortada büyük bir sorun vardı.
Üstelik bize ait olmayan ama dayatılan bir sorun.
Kilise teolojisine ait bir sorun bu.
Batı'nın çöplüklerinden alıp kekeleyerek topluma dayattıkları bir kavramın tarihini, eklasya diyarının tarihselliği içinde nasıl hukuki bir kavrama dönüştüğünü, üstelik teolojinin bütün hukukunu içinde taşıdığını nereden bilecekler?
Laik... ruhban olmayan, bir kiliseye bağlı olmak şartıyla dünya işleriyle uğraşan kişi.
Laiklik de kilise iktidarını güya sonlandıran bir düzen.
Türkiye laikliği ithal ettiğinde camiyi kiliseleştirmeye çalışmıştı.
Tutmuyor, olmuyor işte.
Esas laiklik ezberine sığınmanın da alemi yok.
Kavramlar bizim değil, üstelik tercümesi de yarım yamalak, bağlamından kopmuş, teolojik temellerinden haberimiz yok.
Kanlı, engizisyonun dehlizlerinde irin kokan kavramlarla da bir yere ulaşmak ihtimalimiz bile yok.
Oysa bu toprakların tecrübesi bambaşka bir yerden akıyordu. Bizde din ile devlet arasındaki gerilim, Avrupa'daki gibi bir ruhban tahakkümünden değil, modernleşme adına yapılan köksüz müdahalelerden doğdu.
Garip olan şu ki, söz gelimi dünün jakoben yani Aziz Yakup manastırı müntesiplerinin diliyle bugünün çoğulcu toplumunu yönetebileceklerini sanıyorlar.
Oysa toplum değişti, sosyoloji değişti, hatta Batı'nın kendisi bile o eski sert laiklik kalıplarını çoktan tartışmaya açtı.
Fransa'da bile "laïcité" kavramı yeniden yorumlanırken, burada hâlâ ithal bir ezberin kutsal metin gibi savunulması trajikomik bir manzara oluşturuyor. Kavramı tartışmak yerine sloganlaştırmak, aslında fikrî bir yoksulluğun itirafıdır.
Hadi galata göre konuşayım... Belki de asıl mesele, laikliği savunduğunu iddia edenlerin onu bir özgürlük alanı olarak değil, bir tahakküm aracı olarak görmesidir. Oysa özgüvenli bir toplum, kendi geleneğiyle kavga ederek değil, onu anlamlandırarak yol alır.
Bu toprakların tarihsel birikimi, ne kilise düzenine ne de engizisyon hafızasına benzer; dolayısıyla çözümü de oradan devşirilen kalıplarda aramak başlı başına bir anakronizmdir. Kavramı putlaştırmak yerine, onu yerli bir hukuk ve kültür zemininde yeniden düşünmek gerekir.
Mesele laikliğin varlığı ya da yokluğu değil; hangi zihniyetle ele alındığıdır. Eğer kavram, toplumu hizaya sokmanın aparatı hâline geliyorsa, adına ister laiklik deyin ister başka bir şey, o artık bir ilke değil, ikiyüzlü bir ideolojik kalkandır.
Ve dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Zamanın ruhunu okuyamayan, toplumun değişimini görmek istemeyen o kafa...
Her kriz anında aynı sloganlara sarılan, kendi yankısını hakikat sanan o kafa... Belki de artık mesele kavramları savunmak ya da reddetmek değil; o kafanın içindeki örümcek ağını temizlemek.
Mümkün mü?
Yok be kardeşim. Çünkü cahilin alameti bilmediğini de bilmemesidir.