

Çocuklarımıza iyi bir eğitim vermeye çalışıyoruz.
"Aman ha hiçbir eksikleri olmasın" diye çırpınıyoruz.
Ama acaba doğru mu yapıyoruz?
Hayattaki en büyük sınavlarımızdan birisi evlatlarımız,
Rabbim kimseye evlat acısı yaşatmasın.
Eskiler "Allah sıralı ölüm versin, hiçbir anne babaya evladının tabutunu omuzlatmasın" derdi.
Gülistan Doku dosyasına bakıyorum.
Cinayet şüphelileri iyi eğitimli, yüksek tahsilli, makamlı mevkili insanların çocukları yani meselenin yoklukla, kötü eğitimle, yoksunlukla ilgisi yok.
Şanlıurfa'daki okul katliamı girişimine bakıyorsunuz ortada görünürde dişe dokunur bir sebep yok...
Hemen ardından kopyala/yapıştır denilen etkiden muhtemelen Kahramanmaraş'taki katliam geldi... Can kayıpları yüreğimizi dağladı.
Her iki olayda da okula baskın yapan çocuklar canına da kıydı.
Yani hem ölüm saçmaya hem de canlarından geçmeye hazırdılar.
Peki ama neden?
ABD'de, Avrupa'nın bunalımlı kuzey okullarında gördüğümüz katliam senaryolarını ne ara ülkemize ithal eder olduk?
Bu çocuklar nasıl oldu da bir canavara dönüştü?
Üstüne uzun uzun konuşmak, düşünmek lazım...
Ancak içimden geleni dümdüz yazıyorum.
Pedagojik yaklaşımlardan da artık şüphe eder oldum.
Biliyorum beni linç etmek isteyenler olacak ama çocuklarımıza daha küçücük yaştan itibaren tıpkı andımızda yazdığı gibi büyüklerine saygıyı, küçüklerine sevgiyi, canlıya merhameti öğretmek ilk vazifemiz mi olmalı?
Zira ağaç yaşken eğilir ama biz sanki o yaşları "Biz çektik onlar çekmesin, biz yaşadık onlar yaşamasın, biz zorlandık onlar zorlanmasın" diye diye ıskalıyor muyuz? Zira o çocuklar artık büyüdü...
Kimi okulda katliama soyunuyor, kimi trafikte üstümüze aracını sürüyor...
"Yol verilmez alınır" anlayışı bir yaşam biçimi haline getiriliyor...
Çevremizde o kadar çok örnek var ki; insan hangi birini anlatacağını şaşırıyor...
Ama herkesin ortak duygusu insani ilişkilerde gün günü aratıyor...
Size küçük bir hikaye anlatacağım...
Yıllar önce komşumuzun oğlu elindeki dondurmayı apartmanın merdivenlerine düşürdü... Eşim apartman yöneticisi olduğu için kendisini erimeden dondurmayı alması için uyardığında aldığı cevap "Merdivenci var gelsin silsin" şeklinde oldu. Bir de eşime karşı hakaret içeren sözler kullandı.
Akşam iş çıkışı komşunun kapısını çaldım.
Oğlunu kibar bir dille bir daha saygısız davranırsa bu kadar nazik olmayacağım konusunda uyardım.
Annesi "Siz benim oğlumu kapımda tehdit mi ediyorsunuz?" diye kapımıza dayandı. Kendisine "Bu şekilde davranırsanız bu çocuk büyüyünce aynı saygısızlıkları size de yapar" diye anlattık. Ondan sonra da komşuluğumuz bitti... Konuşmuyoruz. Ancak yıllar geçti... O çocuk büyüdü. Deve gibi bir şey oldu. İnanın anne-babasına ettiği küfürleri mi yazayım, zaman zaman duvardan duvara vurmasını mı, zaten evi de çocuğa bırakıp memleketlerine kaçmak zorunda kaldılar.
Biz de oradan taşındık...
Ama yıllar ne yazık ki bizi haklı çıkardı...
Örnekleri çoğaltmak mümkün, dedesini, büyükannesini tokatlayan toruna hoşgörü bekleyen, anne-babalar var aramızda... Tepki gösterdiklerinde küsüp, çocuğu bir daha göstermemekle tehdit ediyorlar...
Bir akrabamız var mesela, bu şekilde büyüdü oğlu.
Şimdi askerlik çağına geldi.
Gününü odasında bilgisayar oyunu oynayarak geçiriyor.
Yemeğini odasına istiyor. Ailesini bedelli parasını ödemesi için tartaklayacak kadar ileriye gidiyor. Ve artık kendisine güç yetmez olmuş vaziyette.
Kapımızın önünde gece yarısına kadar oturup, küfürlerini dinlediğimiz yiyip içtiğinin çöpünü kaldırımdaki konteynere atmak yerine orada bırakıp gidenler var... Pikniğe gittiğinde ahırda yaşıyormuş gibi davranıp, sanki bir daha oraya geri gelmeyecekmiş gibi çöplerini bırakıp gidenler keza...
Eminim sizin çevrenizde de benzer örnekler vardır. Çok da sözü uzatmaya gerek yok aslında... Tabii bunları yazarken "Enseyi de karartmamak lazım" diye de düşünüyorum. Zira bir yanda da öğretmenine saygı gösteren, yaşlılarını sırtında taşıyan, ülkesinin kalkınması için alın ve akıl teri dökenlerin sayısının hiç de az olmadığını da biliyorum... Ama işte sepetteki bir çürük elmanın diğerlerini çürütmesi ihtimali hepimizin kabusu olmalı...
Ve toplumca bir silkelenip kendimize gelmeliyiz.
Özellikle de çocuğunun zorbalığına hoşgörü gösterenler, çeşitli bahanelerle bu zorbalığa göz yummaya çalışanlar, hem kendilerine, hem çocuklarına hem de topluma büyük bir zarar verdiklerini anlamalılar...
Öte yandan bir gazeteci olarak iğneyi de kendimize batırmamızın zamanı geldi de geçiyor bile... Şiddet içerikli haberler yayınlarda o kadar çok yer buluyor ki, şiddetin sıradanlaştırılması durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. Reyting kaygısı, şiddetin satıyor olması başlıca sebepler arasında... Mesele sadece televizyonlarla ilgili değil elbette, özellikle sosyal medya denilen çöplükte öylesine görüntüler, öylesine meseleler konuşuluyor, paylaşılıyor ki, televizyon, internet sayfası gibi denetime tabii olan yayınlar buzdağının sadece görünen yüzü olarak kalıyor. Bu yüzden artık çok daha sert tedbirler gerekiyor. Çok geç olmadan... 16 yaş altına sosyal medya kısıtlaması bu anlamda gerçekten önemli bir adım umarım güçlü bir şekilde altını doldurabilir, uluslararası sistem ile mücadele edebiliriz...