
Modern Türkiye'nin (!) son birkaç haftalık panoramasında, her biri ayrı birer infial sebebi olması gereken vakıalar, haberlerin hızlı akışında birer "içerik" haline gelip kayboluyor.
Oysa karşımızdaki tablo, birbirinden kopuk asayiş olayları değil, bir dönemin, bir yaşam biçiminin ve en önemlisi, toplumsal mutabakatın yapısal iflasıdır.
Asla felaket tellallığı niyetiyle yazmıyorum. Bir kesimin, bir uzaklaşmanın koca bir güruhu ne hale düşürdüğünü fotoğraflıyor ve sigâya davet ediyorum.
Memleketin önünde duran asıl mesele ekonomik dalgalanma, siyasal gerilim ya da magazin patlaması değildir.
Mesele, insan malzemesinin bozulmasıdır.
Seküler dünya bu manzaraya hâlâ tekil olaylar gibi bakmak istiyor. Oysa bunlar ayrı ayrı haberler değil. Aynı ağacın dalları.
Kökü ise göz göre göre büyütülmüş bir anlam boşluğu.
Yalılarda patlak veren uyuşturucu ve fuhuş operasyonları, bize yıllardır "başarı hikâyesi" diye pazarlanan o parıltılı tabakanın altındaki derin boşluğu gösterdi.
İş adamlarından sanatçılara, spor dünyasının "saygın" isimlerine kadar uzanan bu ağ, sadece suçun değil, anlam yitiminin de kanıtıdır.
On altıncı kattan kendini boşluğa bırakan "müzik imparatoru"nun trajedisi ise bu dönemin en keskin sembolü. Gücü elinde tutan, sektöre yön veren, bir kediye vasiyet yazan adamın hikâyesi, bu toplumun "modernleşme" diye benimsediği hayat tarzının iflâs belgesidir.
Biriktirilen servetlerin, mülklerin ve şöhretin, insanın ontolojik boşluğunu doldurmaya yetmediği, aksine o boşluğu daha da derinleştirdiği bir final bu.
Gencecik bir insanın hayatının, arkası sağlam bir "zengin çocuğu" tarafından, çakarlı araçların gölgesinde karartılması ise bu tablonun karanlık noktasıdır. Bu olay, terazinin güç karşısında nasıl eğildiğinin ve "güce tapınmanın" bir toplumu nasıl vahşileştirdiğinin resmidir.
Paranın her kapıyı açtığına dair o tehlikeli inanç, toplumsal vicdanın ölüm fermanıdır.
Bu, tam anlamıyla bir değerler krizidir. Çünkü değer boşluğunu ne para doldurur ne şöhret.
Bir sosyoloğun işaret ettiği gibi, "Bir toplumu ayakta tutan temel değerler buharlaştığında, geriye sadece birbirini tüketen kalabalıklar kalır."
Bir toplumda para, karakterin yerine geçtiğinde çürüme hızlanır.
Şöhret, hesap verme duygusunu bastırdığında ölçü kaybolur.
Güç, cezasızlık hissi ürettiğinde hukuk bile bir dekor unsuruna dönüşür.
Bu yüzden bir yapımcının ölümünü yalnızca bireysel trajedi diye okuyamazsınız. Bu, modern hayatın vitrinde parlarken içeride nasıl çoraklaştığının ibretlik fotoğrafıdır.
Bu yüzden yalı soruşturmalarını sadece magazin ya da adliye haberi diye geçiştiremezsiniz. Türkiye'nin üst sınıf (!) diye parlatılan kesiminin nasıl bir çürüme rejimi ürettiğini görürsünüz.
Uyuşturucu, fuhuş, şantaj, gösteriş, ilişkiler ağı, dokunulmazlık hissi. Bu, seçkinlik değil. Çöküşün smokin giymiş hâlidir.
Bir bebek bezi markası, resmen "Bu milletin çocuğunu daha kundaktayken bozacağız" der gibi, aileye, fıtrata ve bu toplumun en temel değerlerine savaş açmış bir ismi "anne dokunuşu" diye milletin karşısına çıkarıyor.
Hangi anne?
Aile kurumunu dinamitleyen bir ideolojinin, bir sapkınlığın savunucusu, hangi anneliği temsil edecek?
Bu reklam değil, düpedüz değerlerimize kafa tutmaktır. Mesele, şirketlerin artık ürün satmakla yetinmemesi, hayat tarzı mühendisliğine soyunmasıdır.
Bu kaosun içinden çıkışın tek yolu, başkalarının hayatına, doğaya, hukuka ve insan onuruna karşı sorumluluk taşıyan, fıtrat merkezli değerlerimize geri dönmektir.
Eğer bugün kendi durumumuzu değiştirmek için bir irade koymazsak, sadece manşetlerdeki isimler değişecek.
Sorun sadece "onlar" değil, bu çürümeye sessiz kalan, onu alkışlayan veya sadece "izleyen" biziz.
Kendi içsel pusulamızı tamir etmeden, dışarıdaki fırtınanın dinmesini beklemek beyhude bir çabadır.
"Yahu coğrafyamızda savaş var sen neyden bahsediyorsun!" gibi sakil bir istihzayla eleştiri hançerini kuşananlar elbette olacaktır.
Bir toplumu içeriden çökerten bu büyük çözülmeden daha ağır bir savaş mı vardır?