Yazarlar

Halime Kökçe

Halime Kökçe

hkokce@stargazete.com

PKK’nın 2013’ü

Halime Kökçe tüm yazıları

Zamanı yıllara, aylara, günlere taksim etmek insanların işini kolaylaştıran bir ‘icad’. Yoksa kim 2012’yi bitirdiğimizi, 2013 yılına gireli de 3 gün olduğunu iddia edebilir. Bu da tıpkı dünyayı iki yarım küreye böldüğünü varsaydığımız ekvator çizgisi gibi sadece zihnimizde olan bir şey.

Toplumsal-siyasal sorunların da takvimleri var. Ve hatta o takvimler zamanı bölen takvimlerden daha gerçek.

Mesela Türkiye son iki-üç yıldır Kürt takviminde yaşıyor. Takvim, Türkiye’nin Kürt sorununu çözme vaktinin geldiğini gösteriyor ve Kürt sorunu yaprağının takvimden düşeceği an giderek yaklaşıyor.

‘Mecbur bırakma’ stratejisi

Kürt sorunu takvimde durduğu müddetçe, evet hayat da ölümler de devam edecek ama mesela Türkiye sembolik anlamlar yüklediğimiz 2023’e giremeyecek!

Kürt sorununu gerçek anlamda çözme iradesi gösteren bir siyaset var. Her ne kadar “sorunu ancak Başbakan çözer” şeklindeki işaret edişin, sorunun çözülmediği her anı Başbakan’ın başarısızlık hanesine yazmak gibi bir alt metni olsa da biz bunu “samimi iradenin” teslimi olarak okuyalım.

Madem sorunu “çözse çözse Başbakan çözer”, o halde yapılması gereken, siyasete sorun çözecek bir manevra alanı yaratmak olmalı, değil mi?  Nedir bu alan, pek tabii silahların gömüldüğü, şiddetin şartsız sona erdirildiği bir alan. Şayet şiddet “mecbur bırakma aracı” olarak görülmüyorsa...

Bu açıdan baktığımızda 2012, Kürt sorununun PKK şiddetine rehin bırakılmaya çalışıldığı bir yıl oldu. Sorunu çözebilecek tek aktör olarak görülen Erdoğan’ın işini zorlaştıracak her şey yapıldı. Hayra yorduğumuz “çözse çözse Başbakan çözer” ifadesinin, tam da tersi bir niyetle söylendiğini teyit edercesine... Suriye’deki iç savaş koşullarının da verdiği ilhamla Diyarbakır’da Tahrir provaları bile yapıldı.

Oysa hükümet, terör ve Kürt sorununu ayrı konular olarak tanımlamış olduğu için terörün şiddetlendiği dönemlerde bile Kürt sorununa dair çözüm adımları atabildi.

Kürt siyaseti ve PKK da içinde bulunduğumuz dönemi “Kürt dönemi” olarak tanımlıyor. Fakat, takvimden Kürt yaprağının düşmesi için, öncelikle Suriye’de Esad sonrasının şekillenmesi ve oradaki Kürtlerin statülerinin netleşmesi gerekiyor. PKK ile görüşmelerde başka pek çok hususun yanı sıra bu da birinci derecede önemli. PKK bunun bilgisi netleşmeden elini açmayacaktır.

Diğer tarafta 2013’ün ikinci yarısında Türkiye seçim atmosferine gireceğinden hükümet de ikna araçlarını istediği gibi masaya koymaktan çekinecektir.

PKK masaya neyle gelir?

MİT- İmralı görüşmelerinde Oslo’daki kazalara yol açmayacak bir temkinle belli bir noktaya gelindiğine dair haberleri biraz da böyle okumak gerek: Seçim baskısı ağırlığını hissettirmeden görüşmelerin hale yola konulması, Esad sonrasını beklerken bir ön hazırlığın yapılması...

Taraflardan biri, adı üstünde terör örgütü. PKK’nın Öcalan’ın sözünden çıkmayacağının garantisi de yok.

BDP’li başkan ve vekillerin “hükümetin bütün ilişkiyi PKK’ya silah bıraktırmak kavramı doğrultusunda yürüttüğü, Kürtlerin talepleri perspektifinin ise ikinci plana itildiği” şeklindeki eleştirileri, şiddetin süreci sabote edecek birinci faktör olduğu gerçeğini gizliyor.

Ayrıca PKK terörü bitmeden Kürt sorununun demokratik çözümünde önemli adımlar atıldığını gördük, fakat bu adımlar atıldı diye PKK’nın siyasete şans tanıdığına şahit olmadık. Hem şiddet kullanarak devrim yapılır, savaş yapılır; siyaset değil. Şiddet ve siyaset kategorik olarak yan yana olamazlar. Bu yüzden de bazı Kürtlerin daha ileri talepleri için, önce şiddeti “mecbur bırakma aracı” olarak görme alışkanlığından vazgeçmeleri gerek. Şiddetin psikolojik baskısı ortadan kalkmadan siyaset tüm imkanlarıyla sahne alamaz, alamıyor.