
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dünkü grup toplantısında kurduğu cümle aslında bugünün savaş biçimini tarif ediyordu:
"Siyonist katliam şebekesinin 'elin taşıyla elin kuşunu vurma' oyununa kesinlikle gelmeyeceğiz."
Ardından şu uyarıyı yaptı:
"Düğmeye basılmışçasına uluslararası medyaya servis edilen hezeyanların amacını ve hedefini çok iyi biliyoruz."
Ve ekledi:
"Türkiye düşmanı lobilerin yürüttüğü kampanyaların ardındaki niyetin farkındayız."
Hemen belirteyim... Erdoğan'ın sözleri bölgede yürütülen psikolojik harp faaliyetinin teşhisidir.
Çünkü modern çatışmalar artık yalnızca askeri cephede yürümüyor. Önce zihinler hedef alınıyor.
Aslında yeni bir teknik de değil, sadece iletişim çağında daha güçlü şekilde uygulanıyor.
Sun Tzu bunu iki bin yıl önce şöyle anlatmıştı:
"Savaşın en üstün biçimi, düşmanı savaşmadan yenmektir."
Yani cephe kurulmadan önce algı kuruluyor.
Silahlar ateşlenmeden önce hedef tanımlanıyor.
Yani... Önce algıların işgali başlıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ne dediğini anlamak için birkaç örnek.
Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett şöyle diyor:
"Türkiye yeni bir tehdit olarak ortaya çıkıyor."
Ardından çıtayı daha da yükseltiyor:
"Türkiye İsrail için yeni İran olabilir."
Tescilli Türkiye düşmanı Michael Rubin durur mu, o da "2036'da Ankara, 2026'daki Tahran gibi olacak mı?" diye soruyor.
Bir başka yazıda ise daha açık bir çağrı yapılıyor:
"Türkiye'nin yükselişi dizginlenmeli."
Sıradan cümleler mi bunlar? Asla!
Psikolojik harp literatüründe buna "tehdit inşası" ve "hedef tayini" deniyor.
Önce bir ülke tehdit olarak etiketlenir.
Sonra o etiket medya aracılığıyla tekrar edilir.
Sonra o etiket siyasetin dili haline gelir.
Böylece müdahale zemini hazırlanır.
Bir başka ifadeyle önce düşman anlatısı kurulur, sonra o anlatının etrafında siyaset ve savaş örgütlenir.
Bu yöntemin izlerini yakın tarihte defalarca gördük.
Irak işgalinden önce Saddam rejimi aylarca "küresel tehdit" olarak anlatıldı.
Libya müdahalesinden önce Kaddafi dünya medyasında "insanlık düşmanı" olarak sunuldu.
Sudan yıllarca benzer propaganda kalıplarıyla hedef haline getirildi.
Kendisi de propaganda üzerine duran İran hakkında da aynı yöntem devreye sokulmadı mı?
Bugün benzer bir kalıbın Türkiye için hazırlanmak istendiğini görmek zor değil.
Psikolojik harbin uzmanlarından Yuri Besmenov süreci şöyle tarif ediyordu:
"Bir toplumu zayıflatmanın en kolay yolu, onun gerçekliği algılama kapasitesini bozmak ve ona yeni bir anlatı dayatmaktır."
Besmenov buna demoralizasyon diyordu.
Toplum sürekli kriz duygusuyla yaşar.
Devlet sürekli suçlanır.
Gerçek ile propaganda arasındaki sınır bulanıklaşır.
Dışarıdan kurulan anlatı içeride yankı bulduğunda ise operasyon tamamlanır.
Bugün Türkiye'de yaşanan bazı manzaralar bu tabloyu daha da net gösteriyor.
Bir yanda uluslararası medyada Türkiye'ye dönük hedef tayini yapılıyor.
Öte yanda içeride bazı kesimler aynı dili farklı sloganlarla tekrar ediyor.
Hafızayı fazla zorlamaya gerek yok...
Bunların soyu sopu aynı ne de olsa.
Daha geçen gün sözde bir kadın yürüyüşünde ortaya çıkan görüntüler bunun çarpıcı bir örneğiydi.
Türkiye'ye hakaret eden sloganlar...
Devleti hedef alan pankartlar...
Toplumu aşağılayan ifadeler...
Bu görüntülerin izahı yok.
Bir yanda eski İsrailli yöneticiler "Türkiye yeni İran" diyor.
Öte yanda içeride bazıları bu söylemleri analiz diye dolaştırıyor.
Bir yabancı yazar "Türkiye dizginlenmeli" diyor.
İçeride bazıları bunu paylaşıyor.
Bu tavrın adı eleştiri değildir.
Bu hamakattir.
Bezmenov da bu tiplere yararlı aptallar diyor.
Bir başkası taş atıyor.
Onlar o taşı büyütüyor.
Bir başkası hedef gösteriyor.
Onlar o hedefi içeriden meşrulaştırıyor.