Vahdettin İNCE
Vahdettin İNCE
vahdettin.ince@star.com.tr
Tüm Yazıları

Rabbin seni terk etmedi, unutmadı

Varlık bütünü; aydınlık-karanlık, gündüz-gece, sabah-akşam, iyi-kötü, ölüm ve hayat şeklinde işleyen evrensel bir yasaya tabidir. Hayat, eşya ve insan bu yasaya göre varoluş amacına doğru yoluna devam eder. Hiçbir şey, hiç kimse bu inişli çıkışlı, başlangıçlı ve sonlu olan sistemden vareste değil. Peygamberler bile.

Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (SAV) ilk vahyi aldıktan ve bunu insanlara duyurduktan bir süre sonra, vahiy kesilir. Tefsir kaynaklarında, vahyin bu şekilde günlerce kesilmesinin Peygamberimizde endişeye yol açtığı ve bu duruma çok üzüldüğü belirtilir. Bu arada dedikodular da yayılır. Müşrikler, "Rabbi Muhammed'i terk etmiş" diye alay ederler. Bunun üzerine "Duha Suresi" nazil olur.

"Kuşluk vaktine ve sükuna erdiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı" (Duha, 1-3).

Hz. Peygamberi teselli etmek amacıyla inen bu surenin girişi, yazının başında işaret ettiğimiz bu evrensel sistemin işleyişine dikkat çekiyor. İnsanın, hayatın, varlığın ve zamanın ikili veçheye göre işlediğini, inişli çıkışlı olduğunu, bazen aydınlığın bazen de karanlığın, kimi zaman iyimserliğin, kimi zaman da kötümserliğin etkili olduğunu vurguluyor. İslam ümmetinin de bu sisteme tabi olduğu, acı ve tatlı günlerinin olacağı, zaferlerle ve yenilgilerle dolu dönemlerden geçeceği hatırlatılıyor. Henüz vahiy almaya başlayan peygamberimizin durumuna da uygun bir başlangıçtır bu. Tıpkı insan hayatının inişli çıkışlı olması gibi vahiy de duruma göre iner, bazen coşkulu bir çağlayan gibi akar, bazen derin bir nehir misali sessizliğe bürünür. Her şeyin bir başının bir de sonunun olmasını hatırlatır şekilde günün başı (kuşluk vakti) ile iyice çökmüş, her şeyi bürümüş sakin, karanlığın zirvesine ulaşmış geceye yemin edilmesi bu yüzdendir. Ardından "Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır" (Duha, 4) buyuruluyor.

Bayram sabahı uyandım. Şiirlerde, romanlarda, öykülerde, edebiyatta işlendiği türden bir coşkudan pek uzaktım. Bir kederin, bir endişenin yumruk gibi yüreğime oturduğunu hissettim. Hazırlanmak, eş dostu ziyaret etmek gibi her bayramda çocukça bir coşkuyla yaşadığım isteklerden eser yoktu. Gün boyu bu hüzün yakamı bırakmadı. "Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda" diyecek kadar kederliydim. Sonra dostlarımı aradım. Yüzlerini görmesem de seslerindeki hüznü, kederi, acıyı hissetmek zor değildi. Herkes ümmetin, Müslümanların içinde bulunduğu duruma derinden üzülüyor, kaygı duyuyordu. Dile getirmiyorlardı ama yüzyıllardır, ümmetin gaybi yardımlardan yoksun kalmış olmasından endişe ettikleri çok belliydi. Hürmüz boğazına çökmeye çalışan gavurlardan hınçla söz ediyorlardı. Çanakkale'ye çullanmış bütün akvam-ı beşerin vahşeti karşısında "Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı" diyen Akif'i andım o sırada.

Haberlere göz gezdirdim bir ara, hala başımın üzerinde kapkara hüzün bulutları. Dünyanın dört bir yanında bayram namazı kılan Müslümanların haberleri dikkat çekiciydi. Bu sene gözle görülür bir yoğun katılım var diyordu haberler. İslam'ı boğmak, tevhidi yeryüzünden silmek, Müslümanlığı Arap yarımadasına sıkıştırmak, İsrail'i bir kanser uru gibi ümmetin bünyesine yerleştirmek ve bunun önündeki en büyük engel olan Osmanlıyı bertaraf etmek için peşine "kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela" akvam-ı beşeri takarak Çanakkale'ye çullanan ve yüzyıllardır sabahı yokmuş gibi süren bu zillet gecesinin baş müsebbibi İngilizlerin payitahtı, Batı medeniyetinin kalbi Londra'da kılınan bayram namazına yaklaşık otuz bin kişinin katıldığı belirtiliyordu.

Üzerime kuşluk güneşi doğmuş kadar sevindim. Rabbimiz bizi terk etmedi, unutmadı, sözleri döküldü dudaklarımdan.