
Her bayram arifesinde aynı ritüel başlar.
"Şeker Bayramı mı, Ramazan Bayramı mı?"
Sanırsınız ülkenin en büyük meselesi budur. Sanırsınız savaşlar bitecek, Aksâ özgür kalacak!
Oysa bayramın ne adı vardı bizim çocukluğumuzda ne de ideolojisi.
Vardı bir kapı. Çalardık, açılırdı. İçeride bir nine, elinde bir kâse akide şekeri. Cebimize bir avuç dolusu atardı, başımızı okşardı, gözleri yaşarırdı, belki kendi torununu hatırlardı, belki kendi çocukluğunu. Biz ne bilirdik.
Biz koşardık bir sonraki kapıya.
O kapının ardındaki insanın namaz kılıp kılmadığını, oruç tutup tutmadığını, Voltaire okumuş mu okumamış mı, Ali Şeriati'yi Demokles'in kılıcı gibi kullanmış mı kullanmamış mı, hiç sormadık.
Sormak aklımızdan bile geçmezdi. Bayram hepimizindi. Şeker hepimize düşerdi.
Şimdi her şeyin bir kimliği var. Bayramın bile.
Bu ülkede insanlar bayram şekeri yemenin bile hesabını veriyor. "Ateist olduğu halde dini bayramı kutlayan insan" diye bir başlık var. Düşünün!
Bir insan, annesinin, babasının, dedesinin elini öpmek için bir gerekçe aramak zorunda bırakılıyor.
Bir agnostik, kayınvalidesiyle aynı sofrada baklava yerken vicdanını sorguluyor.
Bir deist, bayram namazına gitmeyen ama çocuğuna bayramlık alan bir baba olmanın tutarsızlığıyla yüzleşiyor.
Bu ülke bayramı bile bir sınav haline getirdi.
Bir tarafta "şeker bayramı diyenler" var, sanki bir kelime seçimiyle laik cumhuriyetin temellerini savunduklarını düşünenler.
Öbür tarafta "Ramazan Bayramı diyeceksin!" diye parmak sallayanlar, sanki bir isim dayatmasıyla imanı koruma altına alacaklarını sananlar.
İki taraf da bayramı bir kimlik kartına dönüştürüyor.
Oysa bayram, tanımı gereği, sahiplenilecek değil paylaşılacak bir şey değil mi?
Seküler bir arkadaş anlatıyor, "Oruç tutmuyorum. Ama bayram sabahı kalktığımda içimde bir şey kıpırdıyor ki bunun adını koymak benim harcım değil. Belki hafıza, belki alışkanlık, belki de bu toprakların bana fısıldadığı bir şey, ibadetten, teolojiden bağımsız, çok daha eski, çok daha derin bir şey. Annemi arıyorum. Sesi titriyor. "Bayramın kutlu olsun" diyor. Ben de "senin de" diyorum. O namaz kılıyor, ben kılmıyorum. O oruç tutuyor, ben tutmuyorum. Ama o telefonda, o üç saniyede, ikimiz de aynı yerdeyiz. Aynı bayramdayız."
Bunu hangi ideoloji açıklayabilir?
Bunu hangi sözlük başlığı tartışabilir?
Osmanlı'da bu bayramın adı "ıyd-ı fıtr"dı. Halk arasında "şeker bayramı" da denirdi, "Ramazan Bayramı" da.
Murat Bardakçı'nın hatırlattığı bir rivayete göre "şükür" kelimesi zamanla "şeker"e dönüştü. Belki de öyledir, kim bilir?
Belki de bu bayramın özü şükürdür gerçekten, ama neye şükür?
Oruç tutana oruç bittiği için, tutmayana hayatın bir gün daha devam ettiği için, çocuğa avucundaki akide şekeri için, anneye çocuğunun telefon açtığı için.
Herkesin kendine göre bir şükrü var. Ve bayram, tam da bu yüzden herkese ait.
Beni etkileyen yeni bir yazı okudum, "Bayramda en mutlu olan çocuklardır, çünkü çocuklar henüz hangi bayramın kime ait olduğunu bilmezler!" El-hak doğru.
Çocuklar sadece koşar, sadece güler, sadece şeker ister. Onların ne sekülerliği vardır ne dindarlığı. Onların sadece bayramı vardır.
Bayramı bir argümana, bir sosyal medya kavgasına, bir aile içi gerilime dönüştürdük. "Sen niye namaza gitmedin!" ile "Sen niye bana bunu soruyorsun!" arasında sıkışıp kaldık.
Bayramın ruhunu, yani o koşulsuz bir araya gelme halini, o hiçbir şey sormadan kapıyı açma cesaretini, çoktan unuttuk.
Bu bayramda bir şey öneriyorum. Basit bir şey.
Kimsenin inancını sormayın.
Kimsenin oruç tutup tutmadığını merak etmeyin.
Kimsenin "şeker" mi "ramazan" mı dediğini dert etmeyin.
Sadece bir kapı çalın. Ya da telefonunuzu kaldırın. Uzun zamandır aramadığınız birini arayın.
"Bayramın kutlu olsun" deyin. Karşı taraf ne derse desin, "sağ ol" desin, "senin de" desin, hatta "bayram mı var" desin, fark etmez.
Önemli olan o üç saniyelik bağdır.
O üç saniye, bütün sözlük başlıklarından, bütün teolojik tartışmalardan daha değerlidir.
Bayramınız kutlu olsun.
Hangi bayramınız olursa olsun.
Bugünü çifte bayram günü bilene de.
Hatta bayramınız olmasa bile de.