Yazarlar

Nasuhi GÜNGÖR

Nasuhi GÜNGÖR

ngungor@stargazete.com

Risk almadan sahne almak!

Nasuhi GÜNGÖR tüm yazıları

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın konuşmasının ardından yaptığım ‘üçüncü taraf’ tanımlamasına farklı tepkiler aldım. Anlamak isteyenler kadar, saçma bulanlar oldu. Tablonun aslında bu kadar karmaşık olmadığını, sadece iki taraf olduğunu söyleyenler de.

Öyle mi gerçekten? Seçim öncesinde hız kazanan, bir yanda iktidar, daha doğrusu Tayyip Erdoğan, diğer yanda ‘paralel yapı’ olarak tanımlanan güçler arasındaki kavga aynı şekilde devam mı ediyor? Yoksa Erdoğan’ın karşısındaki cephede bazı değişimler mı var? Bir soru daha. Acaba seçim öncesinde ortaya çıkan bu çatışmanın dışında kalan, soğukkanlı ve ne yaptığını iyi bilen bir yapı var mı gerçekten?

Önce 30 Mart öncesi sahaya sürülen aktörün durumu için birkaç cümle. Kuşkusuz tarihe baktığımızda dini cemaatlerin farklı şartlar altında, farklı ayakta kalma biçimleri geliştirdiğini görebiliriz. Eğer kastedilen ayakta kalmak ya da bir şekilde yaşamaksa, sözkonusu yapı elbette varlığını sürdürecektir.

Ancak eğer kastedilen, yakın tarihteki gibi devlet içinde bir güç merkezi ve paralel örgütlenme olarak yola devam etmek; ayrıca bunu uluslararası sistemle dayanışma içinde yapmaksa, böyle bir durum sözkonusu bile olamaz. Gülen hareketini sahneye sürenler, istediklerini alamasalar da. Türkiye’deki iktidar kavgasının rengini değiştirmiştir, bundan sonra onlara ihtiyacı da kalmamıştır.

Bundan sonra gerek siyaseten, gerekse ekonomiden sivil topluma, oradan da uluslararası çevrelere kadar herhangi bir alanda bu yapıyla birlikte olmaktan herkes hızla vazgeçecektir.

***

Peki paralel yapı gidiyor, kavga bitiyor mu? Kesinlikle hayır, aksine yeni başlıyor. İşte tam da bu nedenle Haşim Kılıç’ın konuşmasını değil, sahne alışını doğru okumak gerekiyor.

Türkiye’de ve dünyada Erdoğan’ın iktidarından ve gücünün yükselişinden rahatsız olan sadece paralel yapı dersek, kendimizi kandırmış oluruz. Nitekim dünya dengelerinin özellikle Türkiye’nin yakın çevresini de merkeze alarak yeniden kurulduğu bir dönemde, ülkemizi kimin yöneteceği sorusu, yakın geçmişten çok daha önemli hale geliyor.

Tayyip Erdoğan, 30 Mart seçimlerinde bu ülkenin siyasi mimarisinin kendisinden bağımsız olamayacağını ilan etti. Ona karşı sahne alan tetikçiler neye inandırılmıştı bilemem; ama dünyadaki karar vericiler Erdoğansız bir Türkiye’nin mümkün olmadığını muhtemelen biliyordu. Pazarlık alanlarını genişletmek için ellerindeki bazı kartları masaya sürdüler. Şimdi bu çatışmanın ve elbette pazarlığın yeni bir aşamasındayız. Masada yeni kartlar var. 

***

Defalarca yazdım, pek fazla hoşa gitmediğinin de farkındayım. Ancak Başbakan Erdoğan’ı tüm dünyaya savaş açan bir lider olarak takdim etmek isteyenlerin, bilerek ya da bilmeyerek ona zarar verdiğini tekrar edelim. Siyaset kavgadan çok uzlaşmadır; dahası uzlaşmayı unutan bir çatışmacı anlayış, eninde sonunda kaybedecek demektir.

23 Nisan 2014 günü yayınlanan tarihi mesajdan sonra Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin yakın gelecekteki en önemli aktörü olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu bir icazet ya da sistem nezdinde meşruiyet arayışı değil, Türkiye’nin Erdoğan’la kazandığı özgüvenin ifadesidir.

O metnin çerçevesi, mutlaka iç siyasete de yansıyacaktır. Erdoğan şaşırtıcı çıkışlarla ittifak alanını genişletecek, güçlü Türkiye’nin yeni kodlarını geniş kesimlerde birlikte yazacaktır.

Risk almadan sahne alan güçleri ve onların etrafındaki ittifakları doğru anlayalım. Çünkü güçleri, Tayyip Erdoğan’ın geniş kesimlere ulaşmasını engellemek ya da biz olmadan bu ittifakları yapamaz üzerine kurulu.

Erdoğan, yeni dönemin ittifaklarını kuracaktır. İşte o zaman yüksek mahkeme başkanları da asıl işlerini yapacak zaman bulacaktır.