Levent Ersin Orallı
Levent Ersin Orallı
ersinlevent@yahoo.com
Tüm Yazıları

Satılık Egemenlik: Tarihsel bir realist okuma

Devletlerin toprak bütünlüğü genellikle kutsal, değişmez ve dokunulmaz bir ilke olarak anlatılır. Ne var ki tarihsel kayıtlar, bu normatif anlatının oldukça yeni ve kırılgan olduğunu gösterir. Devletlerarası ilişkilerin uzun yüzyıllarına baktığımızda, toprakların fethedildiği kadar satıldığı, kiralandığı, takas edildiği ve hatta açık artırmaya çıkarılmasa da pazarlık masasında el değiştirdiği görülür. Kısacası, haritalar yalnızca savaşlarla değil, sözleşmelerle ve senetlerle de çizilmiştir.

1803 Louisiana Satışı, bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Fransa'nın, Napolyon'un Avrupa'daki savaşlarını finanse edebilmek için Kuzey Amerika'daki devasa bir coğrafyayı Amerika Birleşik Devletleri'ne satması, ABD'nin yüzölçümünü bir gecede yaklaşık iki katına çıkarmıştır. Bu, ideallerin değil nakit ihtiyacının jeopolitiği nasıl şekillendirdiğini gösteren ders kitaplık bir vakadır. Benzer şekilde, İspanya'nın Florida'yı 1819'da ABD'ye bırakması da imparatorluk yorgunluğunun ve zayıflayan devlet kapasitesinin doğal sonucudur.

ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN UNUTULAN GERÇEĞİ

19. yüzyıl boyunca ABD'nin kıtasal genişlemesi, çoğu zaman "kader manifestosu" gibi romantik kavramlarla süslenmiştir. Oysa Gadsden Satın Alımı'nda olduğu gibi, 10 milyon dolar karşılığında Arizona ve New Mexico'nun güneyinin alınması, oldukça teknik bir hedefe –güneyden geçecek bir demiryolu hattına– dayanıyordu. Realist açıdan bakıldığında bu, ideolojiden ziyade altyapı ve lojistik temelli bir güç projeksiyonudur.

Alaska'nın 1867'de Rusya'dan satın alınması ise dönemin Amerikan kamuoyunda "Seward'ın Çılgınlığı" olarak anılmıştır. Bugünden geriye baktığımızda bu "çılgınlığın" petrol, altın ve stratejik derinlik açısından ne kadar rasyonel olduğu açıktır. Burada ironik olan, kısa vadeli kamuoyu algısı ile uzun vadeli jeopolitik kazanç arasındaki kronik uyumsuzluktur.

Danimarka'nın 1917'de Batı Hint Adaları'nı (bugünkü ABD Virjin Adaları) satması, I. Dünya Savaşı'nın yarattığı güvenlik kaygılarının bir sonucudur. Heligoland–Zanzibar Antlaşması ise para içermeyen ama bir o kadar "ticari" bir mantıkla yapılmış, Avrupa güç siyasetinin Afrika ve Kuzey Denizi arasında nasıl pazarlık konusu edildiğini göstermiştir.

DEVLETLERARASI TOPRAK SATIŞLARININ ANATOMİSİ

20. yüzyıla gelindiğinde bile bu pratik tamamen ortadan kalkmamıştır. Saar Bölgesi'nin 1935'te plebisit yoluyla Almanya'ya dönmesi ya da Hong Kong'un Yeni Bölgeleri'nin 99 yıllığına kiralanması, egemenliğin mutlak değil, şartlı ve zamana bağlı olabileceğini ortaya koyar. Bugün bu tür örnekleri "istisna" olarak görmek, tarihsel hafızaya karşı haksızlık olur.

Bu bağlamda, ABD'nin Grönland'a ilişkin ilgisinin yeni olmadığı da hatırlanmalıdır. Washington yönetimi 1860'lardan itibaren, özellikle 1946'da Danimarka'ya yaptığı resmi teklifle, bu adayı satın alma fikrini açıkça masaya koymuştur. Soğuk Savaş, Arktik güvenliği ve büyük güç rekabeti düşünüldüğünde, bu tekliflerin arkasındaki mantık son derece tanıdıktır.

Dolayısıyla, günümüz uluslararası sisteminde benzer söylem ve girişimlerle karşılaştığımızda şaşırmak yerine, klasik realist geleneğin bize fısıldadığı gerçeği hatırlamak gerekir: Devletler için toprak, nihayetinde stratejik bir varlıktır. Satılmaz denilen şeyler, koşullar değiştiğinde gayet makul fiyatlara pazarlık konusu olabilir. Tarih bunu defalarca göstermiştir; ironik olan ise her seferinde bunu unutmaya meyilli olmamızdır.