
Bir zamanlar bu memlekette söz söylemek için ya bir kütüphanede saç ağartmak ya da bir laboratuvarda ömür çürütmek gerekirdi.
Bilgi, emekle kazanılırdı.
Kanaat, tecrübeyle olgunlaşırdı.
Söz, mesuliyetle söylenirdi.
Şimdi ne mi oldu?
Telefon kamerasının önüne geçen herkes âlim, her beğeni bir icazet, her takipçi bir diploma.
Bir ülkenin münevver geleneği, algoritmanın insafına terk edildi. İlim diye, irfan diye asırlardır ne biriktirilmişse, bir "influencer"ın tavsiyesiyle aynı rafta sergileniyor.
Ve en acısı, bunu yapanlar sadece o dijital soytarılar değil.
Bizzat kurumlar, belediyeler, hatta üniversiteler... Bu şarlatanları "kanaat önderi" mertebesine çıkarıyor. Panellere davet ediyor, protokol koltuklara oturtuyor, gençlere "rol model" diye takdim ediyor.
Hayatında tek bir sahici araştırmanın kıyısından geçmemiş olması önemli değil, kameraya oynamayı biliyorsa, gündemi koklayıp kalabalığı peşine takabiliyorsa, memleketin aklı üstünde söz söyleme hakkını da kendinde bulabiliyorsa kâfi!
Akademisyen yıllarını veriyor, bilim insanı laboratuvarda ömür tüketiyor, araştırmacı arşivlerin tozunu ciğerine çekiyor, mütefekkir cümlesini kırk defa tartıyor.
Sonra bir bakıyorsun, bunların yerine kürsüye bir ekran cambazı çıkarılıyor.
Her konuda fikri var. Hiçbir konuda derinliği yok.
Her meselede cümlesi var. Hiçbir meselenin içinde emeği yok.
Elbette faydalı işler yapan, hakkıyla çalışan, sahasını bilen, emeğini ciddiyetle taşıyan insanlar ayrı tutulur.
Sözüm onlara değil.
Sözüm, her yarayı içerik fırsatına çevirenlere.
Her gündemi para kapısına dönüştürenlere.
Bilmediği her konuda konuşanlara.
Konuştuğu her konuda kendini merkez sananlara.
Cehaleti özgüven diye pazarlayanlara.
Tarih bize bu filmi daha önce gösterdi.
Yıl 1928. Sovyet Rusya'da bir köylü çocuğu sahneye çıkıyor, Trofim Lysenko. Ne düzgün bir biyoloji eğitimi var, ne ciddi bir bilimsel yayını.
Ama bir şeyi çok iyi biliyor, halkın duymak istediği şeyleri söylemek.
"Mahsul verimini mucizevi şekilde artıracağım" diyor. Gen kavramını "burjuva uydurması" ilan ediyor. Mendel'in genetik yasalarını "emperyalist bilim" diye reddediyor.
Ve devlet, bu şarlatanın konuşmasını bizzat alkışlıyor, resmi kanaat önderi ilan ediyor.
Peki gerçek âlim ne oluyor?
Nikolay Vavilov.
Dünyanın en büyük botanikçilerinden biri. Beş kıtayı dolaşmış, yüz binlerce tohum toplamış, insanlığın açlıktan kurtulması için dünyanın ilk tohum bankasını kurmuş bir dahi. Cambridge'de eğitim görmüş. Dört yüz araştırma enstitüsü açmış.
Ama Vavilov, bilimin vitrinin oyuncağı yapılamayacağını haykırdığı için, Lysenko'nun sahtekâr olduğunu söylediği için tutuklanıyor!
Bin yedi yüz saat sorguya çekildi. Saratov hapishanesinde, ömrünü açlığı bitirmeye adamış o büyük âlim açlıktan öldü. Donmuş lahana ve küflü undan ibaret bir hapishane diyetiyle iki yıl dayandı, sonra bedeni teslim oldu.
Kurumlar ve halk, cahili tahta oturtmuştu. Âlim ise yer altındaydı!
Lysenko 1960'larda ifşa edildi. Sahtekarlığı belgelendi.
Vavilov ise ölümünden on iki yıl sonra aklandı, enstitüsü onun adıyla yeniden vaftiz edildi.
Ba'de harâbi'l-Basra!
Lysenko'nun yaptığını bugün algoritma yapıyor, cahili öne çıkarıyor, âlimi görünmez kılıyor.
Resmî kurumlar, sosyal medya fenomenlerini "motivasyon konuşmacısı" yapıyor.
Belediyeler, içerik üreticilerini "kültür elçisi" ilan ediyor.
Üniversiteler, YouTube yıldızlarını "onur konuğu" olarak kürsüye çıkarıyor.
İlim ehli susturulursa, cahiller konuşur. Liyakat ölçüsü kaybedilirse, şarlatanlar sahneye çıkar.
Devlet bu gidişe dur demezse, yarın gençlerimize "Bilge kimdir?" diye sorduğumuzda alacağımız cevap, bir âlimin değil, bir "influencer"ın adı olacak.
Ve o gün, bu milletin asırlık irfan geleneği son nefesini vermiş olacak.
Bugün çocuklarımızın önüne koyacağımız modeller, para ve beğeni avcıları değil; Vavilov gibi ömrünü bilgiye adamış, emekle olgunlaşmış, hakikatten dönmeyen insanlar olmalıdır.
Bir düşünün!
Öngörülemez denilen bir savaş patladığında, bu milletin önüne rehber diye sürülecek olanlar bu soytarılar olursa, felaket sınırda değil, doğrudan akılda başlar.