M. Yalçın YILMAZ
M. Yalçın YILMAZ
yalcin.yilmaz@star.com.tr
Tüm Yazıları

Savaşın ortasında yeni düzen arayışı

Ortadoğu'da büyüyen savaşın yalnızca cephelerde yaşanmadığı artık çok daha açık. İran'a karşı başlatılan saldırılar, askeri dengelerden çok daha fazlasını etkiliyor. Atlantik hattında uzun süredir biriken gerilim, bu savaşla birlikte görünür hale gelmiş durumda.

Bugün karşımızdaki tablo, ABD ile Avrupa arasındaki ayrışmanın geçici bir görüş farkı değil, daha derin bir yapısal kırılma olduğunu gösteriyor.

Ukrayna savaşı başladığında Batı dünyası tek sesli görünüyordu. Demokratların hakim olduğu Vaşington ile Avrupa başkentleri arasında güçlü bir uyum olduğu düşünülüyordu. Ancak bu uyumun sürdürülebilir olmadığı zamanla ortaya çıktı.

ABD için Ukrayna, küresel güç rekabetinin bir parçasıydı. Avrupa için ise doğrudan kendi güvenliğiyle ilgili bir krizdi. Savaşın maliyeti arttıkça bu fark daha belirgin hale geldi. Enerji krizi, sanayi daralması ve göçmen akışı Avrupa'yı zorladı; ABD ise Rusya'nın başını ağrıtacak bir dosyayı masada tutmanın avantajını kullandı.

İran savaşı, bu birikmiş gerilimi açığa çıkardı.

Bugün Avrupa başkentlerinden gelen mesaj dikkat çekici: Bu savaşın siyasi ve askeri sorumluluğu paylaşılmak istenmiyor.

NATO Krizi: İttifakın Sınırları

Bu ayrışmanın en somut yansıması NATO tartışmasında görülüyor.

ABD hâlâ NATO bütçesinin büyük bölümünü karşılıyor. Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını artırmış olsa da Washington bu katkıyı yeterli bulmuyor. Ancak mesele yalnızca mali yük değil.

Asıl tartışma NATO'nun rolü üzerinden yürüyor.

NATO'nun kuruluş mantığı, coğrafi olarak sınırlı bir savunma ittifakıydı. Avrupa ve Kuzey Amerika'nın güvenliği bu yapının merkezindeydi. Ortadoğu ise bu çerçevenin dışında kalıyordu.

Trump bu sınırı fiilen geçersiz kılmak istiyor.

Ona göre NATO artık yalnızca Avrupa'yı değil, ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarını ve İsrail'in güvenliğini de savunmalı. Bu yaklaşım, NATO'yu savunma ittifakından çıkarıp küresel bir müdahale aracına dönüştürme girişimi olarak okunabilir.

Avrupa'nın mesafesi de burada anlam kazanıyor.

Bu yalnızca askeri bir yük değil; aynı zamanda siyasi ve stratejik bir bağlanma anlamına geliyor. Avrupa başkentleri, Washington'ın başlattığı bir savaşa kolektif olarak dahil olmanın maliyetini hesaplıyor.

Trump'ın tepkisi ise giderek sertleşiyor. Meseleyi katkı tartışmasının ötesine taşıyarak bir sadakat testine dönüştürüyor. NATO müttefiklerini, ABD'nin politikalarına destek vermedikleri takdirde kolektif savunma mekanizmasının dışına itmekle tehdit ediyor.

Bu durum, ittifakın kurucu mantığı ile mevcut beklentiler arasında açık bir gerilim olduğunu gösteriyor.

Trump'ın NATO'ya yönelik sert çıkışları tesadüf değil.

Çünkü NATO bu savaşta onun beklediği rolü oynamıyor.

- Fransa ve Almanya açıkça karşı

- İngiltere sınırlı destek veriyor

- Türkiye etrafındaki ateş topuna uzak duruyor

Bu durumda NATO, Trump için bir "güç çarpanı" değil, bir "yük" haline geliyor.

O yüzden "Bize yardım etmeyen ittifakın anlamı yok."

Ancak burada daha derin bir mesele var.

Trump NATO'dan kopmak istemiyor, NATO'yu yeniden tanımlamak istiyor.

Asıl kırılma, NATO'nun ne olduğu ve ne olması gerektiği sorusunda ortaya çıkıyor.

NATO'nun kuruluşundaki temel prensiplerden biri, coğrafi sınırlılıktı. 6. Madde açık: ittifakın güvenlik alanı Avrupa ve Kuzey Amerika ile sınırlı. Ortadoğu bu çerçevenin dışında. Trump ise bu sınırı fiilen tanımıyor. Ona göre NATO, yalnızca Avrupa'yı savunan bir yapı olmaktan çıkmalı; ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarını ve İsrail'in güvenliğini de aktif biçimde savunan bir askeri aygıta dönüşmeli.

Bu yaklaşım, NATO'yu bir savunma ittifakından çıkarıp küresel bir müdahale gücüne dönüştürme girişimi olarak okunabilir.

Avrupa'nın bu dönüşüme mesafeli durmasının nedeni de burada yatıyor. Çünkü bu, yalnızca askeri bir yük değil, siyasi ve stratejik bir bağlanma anlamına geliyor. Avrupa başkentleri, Trump'ın başlattığı bir savaşa kolektif olarak dahil olmanın maliyetini hesaplıyor.

Trump'ın tepkisi ise giderek daha sertleşiyor.

Meseleyi yalnızca "katkı payı" tartışması olarak görmüyor; doğrudan sadakat meselesine dönüştürüyor. NATO müttefiklerini, ABD'nin Ortadoğu politikalarına destek vermedikleri takdirde kolektif savunma mekanizmasının dışına itmekle tehdit ediyor. Bu, fiilen 5. Madde'nin ruhuna yönelik bir sorgulama anlamına geliyor.

Yani şu mesaj veriliyor: "Benim savaşım sizin savaşınız değilse, sizin güvenliğiniz de benim sorumluluğum olmaz."

NATO içindeki gerilim, bütçe ve mali destek tartışmasının çok ötesine geçiyor. İttifakın kurucu mantığı ile Trump'ın bugünkü beklentisi arasında açık bir çatışma var.

Eğer NATO bu coğrafi kabuğunu kırmaz ve Ortadoğu'daki çatışmalara dahil olmazsa, ABD'nin örgütten çekilmesi ya da örgütü işlevsizleştirmesi ihtimali artık teorik bir tartışma olmaktan çıkıyor. Bu da 1949'dan bu yana kurulan güvenlik mimarisinin temel taşlarının yerinden oynaması anlamına gelir.

Daha açık bir ifadeyle, NATO ya "Kuzey Atlantik" kimliğini koruyacak, ya da Vaşington'un baskısıyla küresel bir müdahale aracına dönüşecek. Bu ikisinin aynı anda sürdürülmesi mümkün değil.

Londra'nın İnce Çizgisi

Bu tabloda İngiltere'nin pozisyonu özel bir yere oturuyor.

Londra Hürmüz Boğazı'nı önemsiyor. Deniz ticaretinin güvenliğini sağlamak için çok uluslu girişimlere öncülük ediyor. Ancak aynı Londra, doğrudan askeri tırmanmanın parçası olmaktan kaçınıyor.

Bu ikili tutum bir çelişkiden ziyade klasik İngiliz deneyimi.

İngiltere, krizin ekonomik boyutunun farkında. Hürmüz'de yaşanacak bir kırılmanın yalnızca enerji akışını değil, küresel finans sistemini de etkileyebileceğini görüyor. Ancak aynı zamanda bu savaşın sınırları belirli bir operasyon olmadığını, giderek genişleyen bir yıpratma sürecine dönüştüğünü de tespit ediyor.

Bu nedenle Londra'nın pozisyonu, ABD ile ilişkisini korurken doğrudan askeri angajmandan kaçınan bir denge siyaseti olarak şekilleniyor.

Hürmüz: Savaşın Asıl Sahnesi

Savaşın merkezinde artık cephe hatları değil, deniz yolları var.

İran'ın Hürmüz Boğazı'nda izlediği strateji belirleyici hale gelmiş durumda. Boğazı tamamen kapatmıyor; ancak geçişleri kontrol altına alarak fiili bir baskı kuruyor. Bunun ötesinde, geçiş rejimini yeniden tanımlama arayışı dikkat çekiyor.

Bu yaklaşım, klasik askeri hamlelerden farklı bir çerçeve sunuyor.

Hürmüz yalnızca bir coğrafi geçiş noktası değil; küresel enerji sisteminin en kritik damarlarından biri. Bu hatta kurulan her yeni denge, doğrudan küresel ekonomiyi etkiliyor.

İran'ın burada izlediği strateji, askeri üstünlükten ziyade maliyet üretme ve küresel ekonomik dengeyi bozma üzerine kurulu.

Trump'ın Kurtuluş Arayışı: Savaşı Nasıl Bitirecek?

Bu tablo içinde en dikkat çekici gelişme, Trump'ın söylem değişimi.

Artık savaşın nasıl kazanılacağı değil, nasıl sonlandırılacağı konuşuluyor.

Trump'ın açıklamalarındaki tutarsızlıklar da bu arayışın bir yansıması. Bir gün Hürmüz'ün açılması için baskı yapılırken, ertesi gün bu sorumluluğun başkalarına bırakılabileceği ima ediliyor. Bir yandan sert tehditler dile getirilirken, diğer yandan hızlı bir çıkış ihtimali konuşuluyor.

Bu durum, net bir strateji yerine farklı seçeneklerin aynı anda test edildiğini düşündürüyor.

Sahada askeri baskı sürerken, diplomasi kanallarının tamamen kapanmaması da bu arayışın parçası. Ancak ortada belirgin bir çıkış formülü henüz görünmüyor.

Esas Mesele Savaş Değil: Düzen

Bugün gelinen noktada savaşın askeri bilançosundan çok, ortaya çıkardığı siyasi/ekonomik sonuçlar belirleyici hale geliyor.

Beyaz Saray'da artık savaşın nasıl kazanılacağından çok hangi "zafer anlatısıyla" sonlandırılacağı tartışılıyor.

İran ise sahada geri adım atmadan, çatışmayı zamana yayarak yönetmeye çalışıyor.

Bu tablo bize şunu düşündürüyor: Bu savaş yalnızca İran'la ilgili değil. Küresel sistemin ertelediği bütün dosyaları sıkıştırıp boğazlayan Hürmüz gerilimi, bakalım nasıl bir dünyayı şekillendirecek.