
Savunma sanayiinde temel rekabet alanı teknoloji üretmek ve bu teknolojiyi doğru maliyetle, doğru zamanda ve siyasi şartlara bağlı kalmadan ihraç edebilmektir. Bugün Türkiye'nin yükselişi tam da bu üç alanda gerçekleşiyor. Bu nedenle Ankara'nın savunma sanayiindeki ilerleyişi, özellikle Fransa ve Birleşik Krallık gibi geleneksel ihracatçıları yakından ilgilendiriyor.
Rakamlar oldukça çarpıcı. Fransa'nın 2025 yılı savunma ihracat sözleşmeleri yaklaşık 25 milyar dolara ulaşmıştır. İngiltere ise aynı dönemde 20 milyar dolarlık savunma ihracatı gerçekleştirmiştir. Türkiye'nin 2025 yılı savunma ve havacılık ihracatı ise 11 milyar dolar seviyesine yükselmiştir.
İlk bakışta Türkiye'nin geride olduğu düşünülebilir. Ancak stratejik açıdan önemli olan toplam rakam değil, büyüme hızıdır. Türkiye son on yılda 1,9 milyar dolar seviyesinden 10 milyar doların üzerine çıkarak yaklaşık beş kat büyümüş, ihracat yaptığı ülke sayısını ise 180'in üzerine taşımıştır.
Fransa ve İngiltere'nin temel endişesi de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü Türkiye artık bir müşteri değil, aynı pazarlarda rekabet eden güçlü bir tedarikçidir.
JEOPOLİTİK GÜÇTEN ENDÜSTRİYEL GÜCE
Geçmişte Körfez ülkeleri, Afrika devletleri, Orta Asya ülkeleri ve hatta bazı NATO üyeleri savunma ihtiyaçlarını büyük ölçüde Fransız ve İngiliz firmalarından karşılıyordu. Bugün ise aynı müşterilerin önünde farklı bir seçenek bulunmaktadır: Daha düşük maliyetli, savaş sahasında test edilmiş ve siyasi kısıtlamaları daha az olan Türk sistemleri.
Örneğin bir Fransız Rafale savaş uçağı veya bir İngiliz Typhoon sistemi yüksek kabiliyetlere sahip olsa da satın alma ve işletme maliyetleri son derece yüksektir. Türkiye ise insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, mühimmatlar, zırhlı araçlar, korvetler ve füze sistemlerinde çok daha uygun maliyetli çözümler sunmaktadır. Özellikle Bayraktar TB2, AKINCI, ANKA, HİSAR, ATMACA ve MİLGEM platformları, fiyat-performans dengesi açısından birçok ülke için cazip alternatifler haline gelmiştir.
PAZARIN YENİ GERÇEĞİ: TÜRK SAVUNMA SANAYİİ
Dahası, Türkiye'nin avantajı yalnızca fiyat değildir. Türk savunma ürünleri son yıllarda Libya, Karabağ, Suriye ve Ukrayna gibi farklı harekât sahalarında fiilen kullanılmış ve performanslarını göstermiştir. Savunma sanayiinde "combat proven" yani sahada kendini kanıtlamış olmak, çoğu zaman teknik kataloglardan daha değerlidir.
Fransa'nın son yıllardaki ihracat başarısının önemli kısmı Rafale savaş uçakları ve denizaltı sözleşmelerinden gelmektedir. İngiltere'nin ihracatı ise ağırlıklı olarak savaş uçakları, motor sistemleri ve büyük ölçekli platformlara dayanmaktadır. Buna karşılık Türkiye çok daha geniş bir ürün gamıyla pazara girmektedir. Bir ülke, Türkiye'den aynı anda İHA, mühimmat, radar, elektronik harp sistemi, zırhlı araç ve deniz platformu satın alabilmektedir. Bu durum Türkiye'yi entegre güvenlik çözümü sunan bir aktör haline getirmektedir.
Bir diğer kritik unsur ise siyasi esnekliktir. Fransa ve İngiltere'nin ihracat süreçleri çoğu zaman Avrupa Birliği, NATO veya insan hakları politikaları çerçevesinde çeşitli kısıtlamalara tabi olmaktadır. Türkiye ise birçok ülke tarafından daha hızlı karar veren ve daha pragmatik bir tedarikçi olarak görülmektedir. Savunma pazarında bazen teknoloji kadar teslimat süresi ve siyasi esneklik de belirleyici olmaktadır.
BATI'NIN TEKELİNE TÜRK DARBESİ
Mevcut büyüme trendi devam ederse Türkiye önümüzdeki yıllarda Avrupa'nın geleneksel savunma ihracatçılarıyla aynı ligde anılmaya başlayacaktır. Nitekim sektör yönetimi kısa vadede 15 milyar dolar ihracat hedefini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu nedenle mesele bugünün rakamları değildir. Fransa ve İngiltere'yi düşündüren asıl konu, Türkiye'nin artık savunma sanayiinde yükselen bir bölgesel güç değil; küresel pazarın kurallarını değiştirme potansiyeline sahip yeni bir oyuncu olmasıdır.
Rekabetin sertleşmesinin nedeni de tam olarak budur: Türkiye oyunun dengesini değiştiren bir aktördür.