
Suriye'de ilan edilen ateşkes, sahadaki çatışmaları durdurma iddiasının ötesinde, bölgesel güç dengelerinin yeniden kurulduğu daha geniş bir jeopolitik tablonun parçası olarak okunmalı. Şam ile SDG arasında varılan mutabakat, ilk bakışta teknik bir askerî düzenleme izlenimi verse de, arka planda Ankara merkezli yeni bir bölgesel eksenin şekillendiğine işaret ediyor.
Bu süreçte en dikkat çekici unsur, Ankara'nın sahaya ve diplomasiye aynı anda yansıyan kararlı tutumu oldu. Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde kalıcı, kanton ve entite temelli yapılara alan açılmaması yönündeki yaklaşımını yalnızca askerî gücüyle değil; bölgesel mutabakatlar ve diplomatik girişimler üzerinden de tahkim etti. Ateşkes sonrası ortaya çıkan tablo, Ankara'nın 2011 sonrası oluşan kaotik alanda geri adım atmadığını, aksine yeni dengeyi kendi güvenlik öncelikleriyle uyumlu hâle getirmeye çalıştığını gösteriyor.
2024 Aralık ayına gelindiğinde Ankara–Riyad–Doha üçgeni daha görünür hâle geldi. Son dönemde bu üç aktörün Suriye dosyasında örtüşen bir perspektif geliştirdiği görülüyor. Arap dünyası, geçtiğimiz yıllarda Beşşar Esad'a Arap olduğunu hatırlatarak İran'ın Şii milislerinin Suriye üzerinden Lübnan'a uzanan hattını ve Şii hilalinin bölgeyi nasıl huzursuz ettiğini açık biçimde vurguluyordu.
Suriye'de Esad'dan Şara'ya geçişin dinamiklerini okuyamayan Rojava heveslileri ise meselenin esasını gözden kaçırdı. Suriye, Doğu Akdeniz çanağında Batı dünyasına açılacak; İran etkisinin kırılacağı en kritik saha olacaktı. Bugün yaşananlar, bu stratejik yönelimin sahaya yansımasından başka bir şey değil.
ABD cephesinde ise Trump faktörü belirleyici olmaya devam ediyor. Trump'ın bölgeye bakışında, geleneksel denge arayışından ziyade "işleyen akslar" ve güçlü liderlik ilişkileri öne çıkıyor. Bu bağlamda Ankara–Riyad hattına verilen destekle Washington'un Suriye'de SDG'ye duyduğu ihtiyaç giderek ortadan kalktı. Zaten devlet dışı silahlı aktörler devri sona eriyordu. ABD açısından öncelik, sahada kontrolsüz alanlar yerine sorumluluğu paylaşan ve düzen üreten bölgesel aktörler oldu.
Bir süredir televizyon ekranlarında SDG yerine YPG ifadesinin öne çıkması tesadüf değil. Bunun arkasında, bölgedeki aşiretlerin güç dengesini fark ederek pozisyonlarını değiştirme eğilimine girmesi yatıyor. Sahadaki sosyoloji, askerî dengelerle birlikte yeniden şekilleniyor.
Bölgedeki dosyalar artık birbirinden bağımsız değil. Gazze savaşı, yalnızca İsrail-Filistin meselesini değil, Orta Doğu'da kimin kriz yönettiğini de yeniden tanımladı. "Barış icra kurulu" olarak adlandırılabilecek yeni bir bölgesel çekirdek, sahada etkisi olan ve masada söz söyleyebilen aktörlerden oluşuyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar bu çekirdeğin doğal üyeleri arasında yer alıyor. Suriye'deki ateşkes de bu yeni düzenin uzantısı olarak okunmalı. Aynı zamanda, bölgenin şımarık aktörü İsrail'in her istediğini yapamayacağının da somut bir göstergesi olarak değerlendirilmeli.
Bu köşede Rojava rüyasını uzun süredir yazıyoruz. Netice ise başından beri belliydi. Şam ile SDG arasında yapılan anlaşma, Suriye'de kimlerin oyun kurucu olarak kabul edildiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Yerel silahlı yapılar yerine, bölgesel mutabakatlara dayanan bir güvenlik mimarisi inşa edilmeye çalışılıyor. Bunun ne ölçüde kalıcı olacağını ise askerî kazanımların siyasi uzlaşıya dönüşüp dönüşemeyeceği belirleyecek.
Ankara'da belki politikacı çok, ancak devlet adamı hiç de az değil. İlmek ilmek işlenen bu süreç, kamuoyunu bölgedeki gelişmelere hazırladı. Bu köşede daha önce kaleme aldığımız İmralı formülü tartışmalarında da Suriye'de yaşanabilecek muhtemel kırılmaları işaret etmiştik. Ankara'da jeopolitiği okuyan gözler ve sahayı dinleyen hassas kulaklar, Suriye sahasında yaşanacakları dikkatle takip ediyordu.
Bugün Suriye'de yaşananlar, yalnızca bir ateşkes haberinden ibaret değil. Bölge, uzun süredir parçalanmayı değil, kontrollü bir yeniden toparlanmayı konuşuyor. Suriye sahası, bir kez daha, yerel aktörlerin değil bölgesel dengelerin belirleyici olduğu bir döneme giriyor.