
Sadece devletleşme değil, hattâ dernekleşme sürecindeki sosyal ve sosyo-politik hareketlerde, kendilerini en iyi ifade ve temsil edecek ortak bir işaret, bir sembol belirlenir. Bu semboller, devletler planında, genellikle 'resmî bayrak'larda da yerini alır.
Dünyadaki 192 devletten, halklarının ekseriyeti Hristiyan olan devletlerden 17-18'inin bayrağında; Hz. İsâ'nın, Yahudilerin Roma İmparatorluğu yönetimine baskısıyla, o zamanki idam şekillerinden birisi olarak, kişinin el ve ayaklarının bir yere gerilip çakılarak katledilmesinin (-farsça- çehar mıh / dört çivi, arabçada, salîb) şeklinde bir terim haline gelmesiyle, o 'çarmıh'a gerilerek katledilme halinin bir inanç temeli ve o cinayetin intikamının alınmasının takipçisi olduğunu nesiller boyu geleceğe taşımak için (çarmıh'ın sembolize edildiği) 'Haç' işareti vardır.
Halklarının ekseriyeti Müslüman olan devletlerden ise 12'sinde 'Hilâl' ve Suûdî Arabistan bayrağında, 'Lâilaheillallah, Muhammed'un Resulullah' yazısı; 'İran bayrağında ise 1979 başından beri, sembolize edilmiş şekilde 'Lâilaheillallah' ve ortasındaki beyaz şeridin iki tarafında da, kufî hattıyla yazılmış onlarca 'Allah'u Ekber!' yazısı; Afganistan bayrağında da, komünist Rusya'nın Afganistan'dan çekilmesini takiben, 35 sene öncelerde 'Lâilaheillallah, Muhammed'un Resulullah ' yazısı; kezâ, Saddam Huseyn'in de Irak bayrağına 35 sene öncelerde yazdırdığı 'Allah'u Ekber!' yazısı bulunmaktadır.
*
Dünya Yahudiliği adına 1948'de Filistin Müslüman topraklarını işgal ederek, emperyalist güçlerin işbirliğiyle devlet statüsü elde eden siyonist İsrail rejiminin bayrağında ise, 'dinler tarihi'nde, 'Hz. Süleyman Peygamber'in mührü olarak kabul edilip 'Mühr-i Süleyman' diye anılan 'çift-üçgen' işareti vardır... Ki, bu 'mühür' nice sanat eserlerinde, Müslüman sanatkârlarca, birçok camilerde mermerlere ve hattâ Sultan Fatih'in Topkapı Sarayı müzesinde, 14 yaşında iken giydiği gömleğin üzerine de ipekli olarak; Siyonist Yahudiler ise, dinî bir temeli olan bu işareti bayraklarına işlemişlerdir.
Aslı itibarıyla 'ilâhî vahy'e dayalı, İslam öncesi dinlerden Hristiyanlık ve Yahudiliğe ait bu sembollerin bugüne ve gelecek nesillere neleri aktardığı ve aktarmak istediği ayrı bir konu...
İdeolojik hareketlerde de, özellikle komünistler arasında, 100 yıla yakın bir süredir, Sovyet Rusya bayrağında resmedildiği 'orak-çekiç' işaretlerinin devlet veya diğer sosyo-politik hareketlerin bayrak veya flamalarında komünist sistemin çöküşüne kadar korunduğu biliniyor.
*
Dün, 'Kamışlı' ismi gündeme, TC. resmî bayrağına yapılan alçakça bir saldırıyla, gündeme daha bir oturuverdi. Ahmed Şara Suriyesi'nden ağır darbeler yiyince, Kamışlı sınır kapısındaki Türkiye Bayrağı'nı indirmeye kalkışmışlar, 'Suriye'de sizin yüzünüzden darbe yedik...' dercesine... Her halkın bayrağı, o halkın aslı değerlerinin sembolüdür ve ona yapılan saldırı, onda temsil edildiği kabul edilen değerlere de saldırıdır.
*
Nusaybin şehir merkezinden 1-2 km. kadar güneye gittiniz mi, Türkiye-Suriye sınırı başlar ve orada tarafların resmî makamlarınca kontrollerin yapıldığı giriş- çıkış kapısı vardır; gerekli belgeleri haiz olanlar kontrol sonrasında karşı tarafa geçerler.
Birinci Dünya Savaşı'nın son demlerinde, 1917'de yenilmemizle, Müslümanların hâkimiyetinden çıkan ve İngiliz güçlerinin işgaline uğrayan toprakların büyük kısmını kendisine ayırırken, Suriye'yi de müttefiki Fransa'ya 'ikram' etmişti. Kamışlı da o zaman bütün Suriye ve Lübnan gibi Fransızların eline geçmişti. Büyük ekseriyetiyle Müslüman olan bölge halklarının sadece Osmanlı döneminde bile kesintisiz olarak 400 yılı aşkın bir süre aynı hâkimiyet altında ve tek millet olarak, İslam Milleti olarak yaşadıkları bir dönemden sonra, emperyalistler sadece toprakları ele geçirmemişler, Müslüman halkları parça parça edip her bir parçayı, beyinlere ve kalblere şırıngaladıkları fitne haber, yorum ve ideolojileriyle diğerlerine düşman eden tahriklerle aramıza görünmez duvarlar örmüşlerdi. (Dün, bir kişi, bir İngiliz emperyalizminin tahakkümlerini gizleyerek, bir kişiyi övüyor ve 'Batı dünyasının 400 yılda yapamadığını Türkiye'ye hâkim kılmıştır...' diye yazıyordu, bir yorumunda...)
Evet, öyle de denilebilirdi. Onunla da yetinmedi, hele de Araplar için, bir asra yakın zamandır, en ilkel ve bayağı bir şekilde, ve bizlere ilk mektep sıralarında bile 'Pis Araplar!.' diye tanıtılan ve nefret duyguları beslememiz öğretilen ve İslam açısından ise haram olan yöntemlerle Müslüman halkların o emperyal emellere hizmet eder hale getirilmeleri daha büyük facia idi...
Halbuki, emperyal güçler tarafından sınırları çizilen Türkiye- Suriye devletlerinin halkları 400 seneyi aşkın bir süredir aynı ülkenin insanları olarak bir arada yaşıyorduk...
Bu acı bir durumdur. Yüreğinizin bir yerinde bir sızı sizi alır götürür tarihin labirentlerine.
*
Suriye'ye 60 yıl öncelerde ilk geçişimi hatırlıyorum. Mardin- Nusaybin taraflarında bir-kaç kuduz vak'ası görülmüştü ve Diyarbekir'den Sağlık Bakanlığı'nın bir ekibi olarak oraya gönderilmiştik, birkaç arkadaşla... Nusaybin'den gerekli çalışmaları yaptıktan sonra, sınırın 1-2 km. öte tarafındaki Kamışlı'nın sağlık makamlarıyla da işbirliği yapılması gerekiyordu. Nusaybin Kaymakamlığı'ndan gerekli yazı alınıp, Kamışlı Kaymakamlığı'na hitaben yazılan bir yazıyla geçmiştik. Alınması gereken tedbirler konusunda görüşler teati olundu ve resmî işlerimiz bittikten sonra, Kamışlı şehrinin merkezine gittik. Bizim sınırın öte tarafından geldiğimizi duyanlardan 20-30 kişi etrafımızı sarmışlardı, hasret duygularıyla... Çoğu, 4 yıl öncelerde Osmanlı'nın parçalanmasıyla sınırın o tarafında kaldıklarından ve ailelerinin , akrabalarının pek çoğunun Türkiye tarafında kaldıkları için geliş gidişler bile olmadığını ve nice sevdiklerinin vefat haberlerini çoook sonralarda aldıklarını anlatıyorlardı.
Sohbetimiz 2-3 saat kadar devam ederken, yukarıda, /tepede kışlada askerî bir hareketlilik var, ne olur ne olmaz, askerî darbe olabilir, siz bir an önce o yana geçin...' dediler... Esasen, her 8-10 ayda veya 1-2 yılda bir, bir askerî darbe oluyordu, Suriye'de.
Biz bu ikaz üzerine alel-acele toparlandık, sınır kapısından altımızdaki resmî arabayla Nusaybin'e geçtik. Nusaybin merkezindeki bir camiden ikindi namazı sonrası çıkışta, cami avlusunda, 'Vay be, karşıda bir askerî darbe daha oldu...' sözleri halk arasında yayılıverdi. Yani, demek ki, 20-25 dakika gecikseydi, o karışıklıkta orada kalabilirdik.
**
Bu gibi durumlardan birinde, hattâ bir gece, askerî darbe sırasında Bakan olan bir zat, evinin penceresinden Şam'daki TC Elçiliği'nin bahçesine atlayarak, darbecilerin eline düşmekten kurtulmuş, 5- 6 ay kadar sonra bir başka askerî darbe daha yapılınca serbestçe çıkmıştı.
Çünkü Suriye'de o zaman neredeyse, her yıl bir darbe yapılıyordu. Erken davranan darbe yapıyordu. Darbecilerin dayandığı bir halk tabanı yoktu. Askerî güçle indiriyorlardı halkı.
Daha sonraki yıllarda, Suriye Hava Kuvvetleri generallerinden birisi olan Hâfız Esed de bir darbe yapmıştı. Onun iktidarı, 30 sene kadar sürecekti. Çünkü (Baba-Oğul Hâfız ve Beşşar) Esed'lerin bir imtiyazları, dayandıkları bir halk tabanı vardı. Esed'in doğum yeri Lazkiye liman şehri ve çevresi de Nusayrî alevîlerinin yaşadığı yerlerdi ve Esed de onlardandı. Suriye nüfusunun yüzde 10-12'si kadar Nusayri idiler ve Hâfız Esed, darbe yaptığı zaman, sırtını dayayabileceği işte bu halk kitlesi vardı arkasında. Nitekim o zamana kadar devlet sistemi içinde pek yer alamamış olan Nusayrîler artık, resmî vazifelendirmelerde ilk tercih edilecek bir konuma gelmişlerdi ve ordu, polis ve diğer silahlı resmî güçler ve Baas Partisi mensupları karar mekanizmalarında en çok da Lazkiye ve çevresinden oluşuyorlardı.
Öyle bir halk tabanı olmasaydı, Hâfız Esed ve oğlu Beşşâr, yarım asırdan fazla süren uzun ömürlü bir iktidar dönemini göremezlerdi herhalde.
*
Evet, şimdi... Hele de Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara'nın evvelki gün yayımladığı kararnameyle, gerçek mânada büyük bir inkılab çapında yeni bir dönem başlattı. Suriye vatandaşları arasında, özellikle de Müslüman Kürd halkına kimlik ve pasaport bile verilmiyordu. Başkan Erdoğan, münasebetlerinin iyi olduğu günlerde, Beşşar'a bu konuyu düzeltmesini hatırlatmıştı; ama o ve Baas rejimi buna yaklaşmamıştı.
Ve Türkiye, Irak ve İran'da -en azından son çeyrek yüzyıldır gözlenen müsbet uygulamalarla artık dışlanmadıkları halde, 'Biz dört ayrı ülkede parçalanmış mazlum bir halkız...' diyerek, silahlı mücadele veren PKK, YPG veya SDG gibi mâlum silahlı unsurlar, işledikleri cinayetleri, timsah göz yaşı dökerek mâzur ve hattâ mâkul ve gerekli gösterenler, oradaki Kürd halkı adına diyerek yaptıkları görüşmelerde, verdikleri sözlere bile bağlı kalmadılar. Halbuki, Samsun köylerinden olan benim rahmetli babam, Van Çaldıran'da geçen 4 yıllık askerlik hatıralarını anlatırken, 'Bu kürd insanları, 'He vallah seninle barabarım, / birlikteyim...' dedi mi, sözlerinin eri olurlar ve o yolda, senin için kendilerini fedâ ederler...' diye anlatırdı, Kürd halkını... Şu YPG denilen silahlı isyan grubunun liderinin, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara ile yaptığı mutabakatlardan/ sözleşmelerden nasıl dönüverdiğini görünce, Müslüman Kürd halkının sıfatlarına bile zarar verdiğini düşünmekten kendimi alamadım.
Ama artık, Amerikan emperyalizminin (ve elbette siyonist İsrail'in de) emellerine hizmet edemeyecek bir hezimetle karşılaşınca... Amerikan Başkanı Trump'ın, Türkiye sefiri ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, 'YPG' isimli silâhlı güçlerin verdikleri sözlere, altına imza attıkları anlaşmalardan döndükleri için dün açıkça, 'Sizinle 10 yılı aşkın bir zamandır yaptığımız işbirliği sona ermiştir...' diyordu.
Bu açıklama aslında, sadece Suriye'de değil Müslüman coğrafyalarının her bir yanında da emperyal güçlerin şimdilerdeki en etkilisi olan Amerikan emperyalizminin ne kadar kanlı ve kirli işler yaptığının da itirafıdır...
*