Mustafa SABRİ BEŞER
Mustafa SABRİ BEŞER
mustafa.beser@star.com.tr
Tüm Yazıları

Tarihte tatil, bugün de sürgün!

Bu satırlar "genel bir yakınma" ya da "felaket tellallığı" diye okunmasın. Muhatabı var.

Bir önceki yazımda "Kırk yaş üstü ebeveynler, muallimler, hocalar, akademisyenler, sözü geçen büyükler..." diye kurguyu kurmuş, ardından "Siz son bilinçli nesil olabilirsiniz" demiştim.

Bugün o muhataplara bir fotoğraf göstermek istiyorum.

Bazı toplumlar zamanla yarışır, bazılarıysa saate bakmaz. Biz ikinci gruptanız.

Vakit gelse de kalkmayan, seslense de duymayan, yansa da üşüyen bir yerimiz var. Yalnızca topraklarımız değil, bilinçlerimiz de işgal görmüş.

Tarihimiz öyle büyük, öyle parlak, öyle şanlıydı ki...

Zihnimiz, geçmişin o şaşaalı kubbelerinde yankılanan sesleri hâlâ duyuyor. Ne var ki bu sesler artık cevap vermiyor.

Çünkü biz geçmişi hatırlamakla kalmadık, atalarının dini üzerine sabit kalanlar gibi ona sığındık. Geçmiş bizim için bir ders değil, övünülesi bir dekor oldu.

Önünde gururla poz verdiğimiz, ama içine girmeye korktuğumuz bir hatırat.

Şimdi modernliğin karşısında dimdik durduğumuzu sanıyoruz. Oysa omzumuzdaki ceket batının, cebimizdeki cep telefonu doğunun acınası fikirsizliğidir.

Giyinerek dönüşüyoruz, ama düşünmeyi reddediyoruz.

Elimizde tutulur bir din kaldı mı, o da meçhul. Ne geçmişin iman kuvveti kaldı ne geleceğin tahayyül kudreti.

İkisi arasında kısılmış, çırpınan, parça parça olmuş bir bilinç... İşte bugünkü hâlimiz.

Şimdilerde her yerde konferanslar var. Herkes gençlere sesleniyor. "Kendiniz olun!" diyorlar. Ama o "kendilik" dediğimiz şey, hangi çağın harcından karılmış, bilen yok.

"Ey genç kardeşim!" nidasıyla ekranı, sahneyi inletiyorlar ancak, zarfın kalınlığı ve hacim pazarlığı memnuniyet verici ise.

Sonra kendimizi bulma hevesine kapıldığımızda bile başkasının haritasını taşıyoruz.

Okuduğumuz kitaplar, seyrettiğimiz filmler, öğrendiğimiz kavramlar... Hepsi başka dünyaların çocukları.

Zihinsel göçmeniz ve pasaportsuz bir sığıntıyız. Ve biz bu acının farkında bile değiliz.

Shayegan'ın dediği gibi, "Biz tarihte tatile çıktık."

Rönesans olurken meşguldük, bilimsel devrim olurken abdeste gidiyorduk. Gavurların düşünsel kırılmasına tribün misafiri olduk ve gürültüden ibaret sandık.

Sustuk. Görmezden geldik.

Sonra o sessizlik çürüdü, şimdi burnumuza vuruyor.

Kendi aklımızla tartmadığımız her fikir, bir yerden sonra içimize işler. İçimize işlediler.

Şimdi o fikirlerle kızıyor, o fikirlerle savunuyor, o fikirlerle dua ediyoruz.

Başvurumuz yine Shayegan'a olsun, "Kültürel şizofreni derin bir yarıktır!"

Bir ayağımız geçmişte, bir ayağımız gelecek hayalinde, bedenimizse çamura batmış halde.

Ne oraya ulaşabiliyoruz ne buradan kurtulabiliyoruz.

Oysa iki tarafın da kimseyi beklediği yok. Ne geçmiş kollarını açıyor ne gelecek umutla çağırıyor.

Çünkü hakikat, geçmişin hatırına yaşamıyor, geleceğin hatırına da şekillenmiyor.

Sokaktaki çocuk TikTok çekiyor, evdeki anne televizyon dizilerinde ağlıyor, okulda öğretmen hâlâ 70'lerin fotokopisini veriyor.

Hepsi kendi zamanının dışında yaşıyor.

Toplum olarak gerçekliğe ayar veriyoruz, ama gerçeklik dönüp bize kahkaha atıyor. Çünkü bugüne dair ne vizyonumuz var ne vicdanımız.

Kurtuluş, geçmişin idealize edilmesinde değil. Ne tarihle avunmak çözüm ne teknolojiyle övünmek.

Mesele, düşünmeyi yeniden öğrenmek. Eleştirmeyi, sorgulamayı, sorumluluğu öğrenmek/öğretmek.

Gelenekle savaşmak değil, onu sorgulamak. Biz ne modern olduk ne geleneksel kalabildik.

Nehri geçerken eyer değiştirip ata küsenlerden olduk.

Bir yudumda Nil'i içecek hararetimiz var ancak Sâmirî'nin ziyneti susuzluğumuzu unutturdu.

Artık şu soruyla yüzleşmek zorundayız!

İnandığımız şeyler gerçekten bizim mi, yoksa sadece korkularımızı süslemek için mi varlar?

Kültürel bilinç dediğimiz şey, özenle korunmuş bir cehalet mi yoksa?

Biz hâlâ kanıyoruz ama hâlâ pudra sürmekle meşgulüz.