
Önce 1-2 noktayı belirtelim: 1- Müslüman coğrafyalarının herhangi bir noktasına yapılan bir saldırı, İslam Milleti'nin tamamına yapılmış demektir. Ve Müslümanlar tek bir el ve bir tek yürek ve beyin olarak ortak bir mukavemet gerçekleştiremedikçe, kendi varlıklarına yönelik şer güçlerin, şeytanî güçlerin saldırılarının etkisiz hale getirilmesi çok daha zor olacaktır.
Ve amma, bugün hele de Amerikan emperyalizmi, İslâm Milleti'ne ve Müslüman coğrafyalarına yeni bir 'Haçlı Seferi' başlatmış olmanın heyecanını yaşıyor. Ki, 11 Eylül 2001'de Amerika içinde gerçekleşen ve dünyayı şoke eden büyük saldırılar sırasında, ABD Başkanı olan George Bush, 'terörizm ile mücadele' adına, önce Afganistan'ı işgal etmek ve sonra da Irak'taki Saddam rejimini cezalandırmak için yaptırdığı saldırıyı, yeni bir 'Haçlı Seferi' olarak belirtmişti.
Ama, çeyrek yüzyıl önceki o dünyada, halklarının ekseriyeti Müslüman olduğu için İslam ülkeleri olarak anılan 55-56 ayrı devlet vardı ki, yazık ki, İslam Milleti, bu saldırılar üzerine ortak bir tavır geliştirememişti.
Evet, Amerikan emperyalizmi ve Ortadoğu Müslüman topraklarına emperyal güçlerce ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Filistin İslam toprakları işgal edilerek kondurulan siyonist İsrail rejimi, o zamandan beri, dünyadaki bütün şeytanî güçlerin işbirliğiyle Müslüman coğrafyalarının en merkezî noktasına bir zehirli hançer gibi saplanmıştı. Bugün de değişen bir şey yok..
O şeytanî ve emperyal saldırı ve o zehirli hançer yerli yerinde, modern barbarlık yöntemleri en alçakça ve ahlâksızca şekilde bugün de devam etmekte..
Bugün de o büyük oyun, yarım yüzyıla yakın zamandır, İran'da en güçlü şekilde devam ediyor. İran, geçen Haziran'da Amerika ve İsrail'in ortak saldırısıyla 12 gün devam eden ağır bombardımanlardan sonra, son 40 küsur gündür de hâlâ eziliyor.
İslam İşbirliği Teşkilatı gibi iddialı uluslararası kuruluşların üyesi olan 55-56 devlet, temaşacı olmaktan öteye bir şey yapılamamasının örneğini sergiliyorlar. Her birisi, sadece kendisini korumak ve sadece kendisini haklı gören tevillerle geliştirilen 'bencil' savunma reflekslerinden ileri geçememekte..
Ki, İran coğrafyasının temel özelliği, Hz. Ömer zamanından beri, 'Müslüman Vatanı' olmasıdır ve hele son 200 yıla yakın zamandır ise, İngiliz emperyalizminin oyuncağı durumundaki Şahlık sistemi, on milyonların, 1978-79'larda 'Allah'u Ekber!' nidalarıyla ve 100 binden fazla kurban vererek ortaya koydukları mücadele sonunda yıkılıp gitmişti.
2- Bu noktada hatırlanmasında fayda olan bir konu da şu:
1979'da Amerikan Başkanı olan Jimmy Carter, Tahran'da büyük bir öğrenci hareketi sırasında, Amerikan Elçiliği'ndeki 52 adet 'casus-diplomat'ın rehine alınmasına karşı çare ararken, Tahran üzerine, '2 adet nükleer bomba atılmasını düşündüklerini, ama, öyle bir hareketin, Amerika'nın, bütün Müslüman coğrafyalarından kovulmasıyla sonuçlanabileceğinden endişe ettiklerini, bu yüzden o kararı uygulamadıklarını' yazmıştı, hatıratında..
47 sene önceki dünya dengelerine dolaylı yollardan da olsa, Müslüman dünyasının etkisinin gücüne ve bir de Müslüman dünyasının, insanlığın yaklaşık dörtte birine yakın, -yani, 2 milyarı aşkın- bir nüfusa sahip Müslüman toplumların bugünkü etki ve tepkisine bakar mısınız?
47 sene öncelerde Carter'ın yüreğine düşen 'Müslüman halkların tepki ve korkusu'ndan bugün nasıl olur da hiç bir iz kalmadı?
Bunu her bir Müslüman kendisine sormalıdır.
Bir de, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nda Müslüman halk kesimlerinin, o dönemin etkili güçleri olan İngiltere ve Fransa'ya karşı nasıl bir tavır takındıklarını düşünelim..
*
Hani, bir '3 koyun' masalı vardır ya.. Öyle bir durum..
Bu '3 koyun'un her birisi ayrı renktedirler; 'siyah, beyaz ve sarı..' Bu koyunlar, kendilerini yemek isteyen 'sırtlan sürüsü'nü, hep birlikte boynuzlarıyla bertaraf edebilirlerdi. Ama propaganda uzmanlığında kurnaz olan ve sırtlanların kendilerine de birkaç kemik atabileceklerini hayal eden tilkiler, siyah rengin ne kadar da çirkin olduğu konusunda koyunlar arasına bir fitne salarlar. Bu görüş, 'koyun medyası' tarafından da alkışlanır.
Sırtlanlar o 'siyah koyun'a saldırdıklarında, diğer iki koyun, bu duruma seyirci kalır.
Sıra, 'sarı' renkli koyuna gelir.
Onun da sevimsiz bir renge sahip olduğunu söylerler..
Sırtlanlar, yeni bir yemek saati geldiğinde, o 'sarı' koyuna da alır götürürler ve geride 'beyaz' koyun kalır..
'Sırtlan sürüsü', acıktığında, 'beyaz' koyunu da yemeğe karar verirler..
Tek kalan 'beyaz' koyunun boynuzu, kendisini korumaya yetmez ve 'Keşke, o sırtlanları, o siyah koyuna saldırıldığında hep birlikte boynuzlarımızla kovalasaydık..' der ve ama, artık işten geçmiştir
Bugün, bütün dünyadaki Müslüman halklar da, 'Savaşsa savaş, ticarî boykotsa, boykot..' diyerek birlikte hareket etmekten başka bir çaresi yoktur.. Yoksa, devlet adıyla sahneye çıkan her bir rejimin, mevcut Trump'lar ve gelecekte başka Trump'lar tarafından oyunlara getirilmek istemiyorsak, 'İslam kardeşliği' etrafında 'yed-i vâhid' olmanın kaçınılmaz ve zarurî bir çare olduğunu idrak etmemiz gerekir..
Öyle bir güce sahip olduğumuzda ise; birileri, Hürmüz Boğazı'nı 10-15 bin km. uzaktan gelip, kapatmaya, sahiplenmeye cesaret edemeyecektir.
*
Geçenlerde, çok etkili bir şahsiyet, medya ve diğer çevrelerden 40-50 ismin hazır bulunduğu bir toplantıda, Ortadoğu ve diğer Müslüman coğrafyalarındaki son durumlara dair genel bir değerlendirme yaparken, hemen konu, bazılarının ısrarlı sorularıyla, 'Şii-Sünni ihtilafları'na çekiliverdi, uzun uzuun..
İslam'ın ilk 900 yılında, İslam medeniyet ve kültürünün en gelişmiş coğrafyalarından olan ve tek başına Büyük Selçuklu Devleti'nin 'ana-kara coğrafyası' olan İran'ı, Müslüman coğrafyasına adeta bir yabancı ülke gibi sunmak da ayrı bir sıkıntılı durumdur.. Sadece son 500 yıl içinde ve Şeyh Safiyuddin Erdebilî'in etrafında şekillenen Safevi Hanedanı'yla yönetilen İran halkı, -etnik açıdan kendisi de Türk olan ve güçlü şiirleri de bulunan Şah İsmail tarafından- 1515'lerde Sünni inanç yorumlarından ağır baskılarla koparılmıştı.
Ki, Başkan Erdoğan, 5-6 yıl öncelerde İran'a yaptığı resmî ziyaret sonunda, medya mensuplarıyla görüşürken, Şiilik ve Sünnilik üzerine sorular üzerine yaptığı değerlendirmede, 'Benim dinimin adı, Şiilik veya Sünnilik değil, İslam'dır' demiş ve bu sözü TV ekranlarından ve canlı yayınlarda dinleyen ve Azeri lehçesiyle konuşan on milyonlarca insan, 'Maşaallah, bu, çok aydın bir danışmadır (sözdür..) ' diye alkışlamışlardı.
Ama bu ülkenin 90 milyonu aşan nüfusunun yaklaşık dörtte biri, yine de 'Sünni' mezhebindendirler. 'İslam Cumhuriyeti' rejimi zamanında, 50 seneye yakın zamandır bu ülkede, mezhep farklılığından dolayı bir buhran olmamıştır. Ki, daha önceki yüzyıllarda farklı mezheplere mensup olanlar arası evlenmelere cevaz verilmezken; İnkılap Hareketi'nin lideri olan Ruhullah Humeyni'ye, bu konu sorulduğunda, onun, 'Tarafların Müslüman olması kâfidir..' fetvası vermesiyle asırların yanlışı düzeltilmişti.
Orada bulunanlardan birisi, bu konuya işaretle, yapılan değerlendirmelerin yanlış olabileceğine dikkati çekti ve o süre boyunca inanç konusundaki tercihlerini asla gizlemek gereği duymamış ve benimsediği inanç yorumunun özünden asla bir rahatsızlık duymamış birisi olarak, -bir kez bile, mezhebî tercihinden dolayı, -açık veya dolaylı bir şekilde- herhangi bir davetle asla karşıya kalmadığını söyleyince, oradaki asıl etkili isim, konuyu, 'O tavırlarında değişiklikler sonra başladı, demek ki...' kabilinden bir cümle kurarak geçiştirdi.
Daha acı olan bir gerçek ise, her iki tarafın fanatik bağlıları ve İslam'ı sadece kendilerinin temsil ettiklerini zanneden /düşünen avâm seviyesinde olanlarca anlatılanları esas alanlar her toplumda da bulunuyor.
*
Bunu şunun için anlatıyorum.. 50-60 yıl öncelerde, dikkatlerimiz devamlı olarak, 'Vehhabîlik' cereyanına çekilir ve o endişeyle korkutulurduk. Bu konuda, yıllarca Suudi rejiminin de, 'mezhebi yaklaşımı'na atıfta bulunulurdu. Müslüman halkımızın ve diğer coğrafyalardaki Müslüman kitlelerin o etkileme çabalarının etkisinde kalacağı iddiaları ise, daha sonra, bütünüyle bir hayalî tasavvur seviyesinden daha ileri geçememişti..
*
Evet, gelinen bu noktada, dünya, neredeyse, bir 3. Dünya Savaşı'na doğru sürüklenirken, Müslüman coğrafyalarındaki ve İslam'ı 'din' olarak kabullendiklerini dile getiren halkların, birlik içinde olmaktan başka çareleri yoktur.. Hele de, Müslüman halkları, TV ekranlarında açıkça, 'Animals! / Hayvanlar!' diye nitelemekten çekinmeyen, sokak kabadayılarının ağzıyla ve hatta galiz küfürlerle konuşan bir Trump karşısında acilen almamız gereken tedbirleri düşünmemiz gerekmektedir..
*