
Ramazan yaklaşınca memleketin bazı raflarında bir kıpırtı başlar. Tozlu, loş, "On bir ay dokunma" etiketli bir bölüm vardır. Oradan bazı hocalar özenle alınır, ambalajı açılır, ekran ışığıyla parlatılır, stüdyoya dizilir, üzerimize boca edilir.
Rafın en ücra köşesine, tozlu kitapların arasına, anne yadigârı tesbihin yanına koyduğunuz dindarlığınızı indirme zamanı, haydi...
Bu mevsimlik uyanışın baş aktörü ise on bir aydır evinin köşesinde oturmuş, hiç kimsenin yüzüne bakmadığı, programına davet etmediği, adını hatırlamadığı hoca efendi.
Sonra milletçe bir geleneği icra ederiz.
Sanki yıl boyunca kalbimizde bir depo, dilimizde bir ambar kurmuşuz. İçine "ayıp olur mu" endişesi, "yazık olur mu" telaşı, "sevap kaçırır mıyım" panik butonu, "günah yazılır mı" titremesi doldurmuşuz.
Ekranda hoca görünür görünmez stüdyo bir anda test merkezine dönüşür. Soru kartları uçuşur. Reyting grafiği secdeye kapanır.
Soruların çoğu gerçek bir arayışın ürünü bile olmaz. Kim daha absürt sorarsa o viral olur.
Ekran bir tuzak!
Hoca konuşacak. Sunucu yönlendirecek. İzleyici gülecek. Sosyal medya kırpacak.
Sonra, "Bakın hocalar da böyle" diye bir paket daha hazırlanacak.
Herkes bir şey kazanacak. Kaybeden ise her zamanki gibi Müslümanlar...
Ben bu sene farklı bir öneri getireceğim.
Ramazan'da hocaya ihtiyaç duyan, bunu da sadece Ramazan'da hatırlayan Müslüman kardeşlerime yapay zekayı öneriyorum.
Evet, bildiğin yapay zekâ.
En azından yapay zekâ "hocam sakız" sorusunu duyunca stüdyoda kahkaha beklemez. Klip düşünmez. Reyting bakmaz.
"Bir saniye, bunu mutlaka viral yapalım" demez.
Sen sorarsın, o cevap verir. İki saniyede. Net. Temiz.
Üstelik "hocam soruyu sorarken niyetim bozuldu mu" noktasına gelmeden konuyu toparlar.
Bazıları kızacak! "Yapay zekâ mı dini anlatacak" diyecek.
"Komşunun tavuğunun yumurtası helâl mi?" diye sorun. Emin olun, yapay zekâ size Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin görüşlerini tek tek sıralar. Delillerini verir. Ayetini yazar. Hadisini nakleder.
Hem de aksırmaz, öksürmez, terlemez, stüdyonun ışığından gözleri kamaşmaz, sunucunun saçma sapan muhabbetine nezaketen gülmek zorunda kalmaz.
Yapay zekâ yirmi dört saat açık. Ramazan'da da açık, Şevval'de de. Muharrem'de de açık, Şaban'da da.
Sizi on bir ay boyunca rafa kaldırmaz.
Ve en önemlisi, sorularınızı sosyal medyada viral yapmıyor. Sizi rezil etmez. Komşulara anlatmaz. Stand-up'çılara malzeme vermez.
En azından yapay zekâ, Müslüman kimliğinin komedi sahnesine malzeme olmasının önüne geçer. En azından yapay zekâ, "Hocam, aksırınca abdest bozulur mu?" sorusunu trend-topic yapmaz.
Yapay zekâ en azından Ramazan gelince paketten çıkmaz. "Sezon açıldı" diye stüdyoya koşmaz.
Bir yapay zekâ size asla "Evladım sen ne diyorsun?" bakışı atmaz. Reyting kaygısı gütmez, reklam arasına gitmez, "Az sonra açıklayacağım" diyerek sizi ekrana kilitlenmiş birer zombi haline getirmez.
Dini bir ayın programına sıkıştıran refleksimiz, aslında dinle ilişkimizi zayıflatan refleksimizdir. Bir ay yüklen, on bir ay boşalt.
Ekran hocalığını da buradan kurtarmak lazım. Hoca, "absürt soru çözücü" rolünden çıkmalı.
Din, "ince ayrıntı labirenti" olarak sunulmamalı.
Müslüman, komedi malzemesi olarak dolaştırılmamalı. İbadet ciddidir. Ekran bu ciddiyeti taşıyamıyorsa, yükü azaltmak gerekir.
Dahası hocaları hem töhmet altında kalmaktan hem de ind-i ilahide hesabını veremeyecekleri yüklü para beklentisinden kurtarmış oluruz.
Öyle ya hocalar Ramazan gelince sanatçılar gibi parlak kumaştan takım elbiselerini giyiyor, fularlarını takıyor, aksesuarların en caf caflısını ve pahalısıyla arz-ı endam ediyorlar. İşte hocaları bu gafletten de kurtarmış oluruz.
Bu yüzden bu Ramazan, heybeye soru doldurup ekran kapısında kuyruğa girmeden önce bir dene. Sorunu yapay zekaya sor.
Sonra kendine sor. Benim asıl sorum bu mu?
Yoksa ben dinin gölgesinde saklanıp hayatın merkezinden kaçıyor muyum?
Eğer gerçekten kaçıyorsak, yapay zekâ da hoca da ekran da bir şey yapamaz.
Ramazan gelir, geçer. Stüdyo dolar, taşar. Kahkahalar yükselir.
Sonra sessizlik!
Ve raflar yeniden kapanır...