
Trump'ın "Kürtler aracılığıyla silah gönderdik" ve "Kürt güçlerinin dahil olmasını istemem" sözleri, İran dosyasında kurulan büyük hesabın neden işlemediğini ele verdi. Washington'un planı içeriden karıştırmak, çevreden sıkıştırmak, bölgeyi etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden yeniden ateşe vermekti. Türkiye ise tam tersine, iç cepheyi tahkim eden aklıyla bu oyunun zeminini daralttı.
Donald Trump bazen tek cümlede haftalarca gizlenmeye çalışılan planı ele veriyor. "İran'daki protestolardan sonra çok sayıda silah gönderdik, Kürtler aracılığıyla da silah gönderdik, sanırım Kürtler onları sakladı" sözü tam olarak böyle. Buna bir de "Kürt güçlerinin dahil olmamasını tercih ederim, çünkü sorun getiriyorlar" cümlesi eklenince tablo netleşiyor. Ortada, istediği gibi işlemeyen bir bölgesel mühendisliğin dışavurumu var.
Washington'un hesabı açıktı. İran yalnızca havadan vurulmayacaktı. İçeride protestolar büyütülecek, çevrede fay hatları hareketlendirilecek, sınır kuşaklarında yeni baskı hatları açılacaktı. Böylece Tahran yalnızca füze ve bomba ile değil, içeriden ve çevreden aynı anda yıpratılacaktı. Trump'ın kendi ağzından çıkan sözler, bu planın bir ayağında Kürt grupların da düşünüldüğünü ortaya koydu. Daha açık söyleyelim: Amerika, İran dosyasında etnik fay hatlarını yeniden jeopolitik aparat haline getirmeye çalıştı.
Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü Washington'un Ortadoğu'ya bakışı yıllardır değişmedi. Amerika halklara halk olarak bakmıyor; çoğu zaman koridor, kaldıraç, vekil unsur ve baskı aracı olarak bakıyor. Bugün "ortak" dediğine yarın "sorun çıkarıyorlar" diyebiliyor. Bugün "özgürlük" adına kullandığı hattı yarın "fazla maliyetli" diye terk edebiliyor. Trump'ın Kürtler hakkında kurduğu dil, işte bu eski emperyal refleksin aynasıdır. Bölgede hak, temsil, meşruiyet ve toplumsal talep görmüyor; kullanılabilir hatlar görüyor.
Fakat bu kez hesap tam tutmadı. Çünkü bölge artık masa başında yazılan senaryolara eskisi kadar kolay teslim olmuyor. İran'a karşı kullanılacak bir kara vekiline dönüşmenin bedeli görüldü. Misilleme riski görüldü. Yeni bir yangının kimleri yakacağı görüldü. Bu yüzden Washington'un açmak istediği kanal beklediği gibi akmadı. Trump'ın rahatsızlığı da burada düğümleniyor. Eğer her şey planlandığı gibi gitseydi bugün kimse dönüp "Kürtler uzak dursun" demezdi. Bu cümle, bozulmuş planın cümlesi...
Asıl büyük tehlike ise burada bitmiyor. İran savaşı hiçbir zaman yalnızca İran'la sınırlı değildi. Bu savaşın derin hattında mezhep gerilimleri, etnik kırılmalar, vekâlet savaşları ve bölgesel yeniden dizayn arayışları vardı. Netanyahu cephesinin uzun süredir istediği şey, güvenlik bahanesiyle bölgeyi daha keskin fay hatları üzerinden yeniden kurmak. Trump ise bu arzuyu Amerikan gücüyle birleştirebileceğini düşündü. İran içeriden karışacak, çevreden kuşatılacak, mezhepsel gerilimler tırmandırılacak, bölgesel denge yeniden kurulacaktı. Hesap buydu.
Ama bu büyük planın önünde ciddi bir engel vardı: Türkiye.
Tam da burada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Gerek dünyanın gidişatı gerekse bölgemizdeki gelişmeler, ülkemizde iç cephemizi tahkim etmek, huzur, güvenlik ve kardeşliği güçlendirmek amacıyla başlattığımız Terörsüz Türkiye sürecinin önemini göstermiştir" sözleri son derece stratejiktir. Aynı konuşmada, sürecin 17 aylık zaman diliminde birçok kritik eşiği aştığı ve direnç testlerinden güçlenerek çıktığı vurgulanmıştır. Bu cümleler, Türkiye'nin meseleyi sadece terörle mücadele başlığında değil, doğrudan bölgesel jeopolitik direnç meselesi olarak okuduğunu gösteriyor.
Çünkü artık mesele sadece bir dış politika tartışması değil. Mesele, bölgenin kimin haritasına göre şekilleneceği meselesidir. Washington'un haritasında halklar yok, hatlar var. Netanyahu'nun haritasında huzur yok, sürekli gerilim var. Türkiye'nin vizyonunda ise kardeşlik var, iç denge var, huzur var, milli birlik var. Bu yüzden Terörsüz Türkiye bir güvenlik projesinden fazlasıdır. Bu, bölgesel parçalama planlarına karşı milli direncin adıdır.
Bu sabah sağlanan iki haftalık ateşkes de aslında tabloyu netleştirdi. Washington günlerdir sert tehdit dili kullandı, İran'a ağır bedeller ödetmekten söz etti; ancak son anda Pakistan'ın arabuluculuğuyla bombardımanı askıya alıp ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. Bu durum, ABD'nin İran karşısında ilan ettiği siyasal hedefleri sahada aynı kararlılıkla sürdüremediğini, artan bölgesel maliyetler ve küresel baskı karşısında askerî tırmanmayı sınırlamak zorunda kaldığını gösterdi. İran ise Hürmüz üzerindeki etkisini ve bölgesel maliyet üretme kapasitesini masaya taşıyarak Washington'u doğrudan bir ateşkes denklemine çekti. Kısacası, bu sabahki ateşkes yalnızca çatışmanın durması değil; aynı zamanda Amerika'nın "sonuna kadar baskı" çizgisini sürdüremediğinin de ilanı oldu.